28 Kasım 2011 Pazartesi

Berlin



Berlin. Hava buz gibi, şehir yeterince çılgın.

Anahtar kelimeler: Doğaçlama, mekanlar, underground, alternatif, ucuz, göç, sanat, anarşi, yabancılar vs.

18 Eylül 2011 Pazar

Çiçek Açmış Eski Günlerin Gölgesinde

via http://www.kaylynndeveney.com/


Fotoğraf projesi deyince gidip garip şeyler çekenler var. Seyahate çıkıp hiç özümsemeden, tam anlamıyla bilmeden ve en önemlisi hissetmeden, sadece sudan basit fotoğrafları önümüze getirenler var. Başka başka kültürleri kendi kültüründen daha iyi bildiğini iddia edip kendisine dahi yabancılaştığını anlayamayanlar var. (Başka kültürlere meraklı olmak çok iyidir, yukarıda tersini söylemiyorum.)


İyi bir proje için çok uzaklara gitmeye gerek olmadığını gösteren fotoğrafçılar da var. KayLynn Deveney de işte bu iyi fotoğrafçılardan biri. Onun yaptığı gibi sade ve etkileyici çalışmaları çok seviyorum. Ama bu tarz bir çalışmayı kotarmak için de fotoğrafçının beğenisinin, ilgisinin yoğun olması, sezgilerinin güçlü olması gerek, düşünceli bir fotoğrafçı gerek. (Fotoğrafçının çekim esnasında düşünmesi gerektiğini söylemiyorum, düşünür-düşünmez o başka bir konu, fotoğrafçının düşünceli olması başka.)

Unutulmayacak bir fotoğraf kitabına dönüşen bu projede fotoğraflarla günlük yaşantısına konuk olduğumuz Albert Hastings 2007 yılında hayatını kaybetmiş. Bu çalışmayı diğerlerinden ayıran çok önemli olan şey ise artık aramızda olmayan bu insanın projede çizgileriyle, yazılarıyla, şiirleriyle fiilen yer almış olması. Fotoğrafın ve kitabın sınırlarını genişleten şeyler onun varlığı olmuş, fotoğrafların altına yazdıklarıyla, çizdikleriyle (saat çizimleri bile var kitapta) diğer eklenen parçalarla fotoğrafın büyüdüğünü hissediyorum. Belki salt fotoğrafa değil, yazıya da tutkun birisi olduğum için böyle düşünüyor olabilirim, nedenlerine inmeye gerek var mı bilmem, fakat fotoğrafın altındaki yazılardan tutun da basıldığı kağıt, biçimsel diğer öğeler ve benzeri detaylar, hepsi aslında fotoğrafın parçası. Bir kitaba bir dergiye bakarken fotoğrafları içindeki oldukları zarfa da bakıyorum. Kimileri sadece fotoğrafa bakmalı der, geri kalan şeyler insanı yanlış yönlendiren unsurlardır diye ekleyenler de var. Fotoğrafların altına "isimsiz" yazıp, küt diye önümüze bırakanlardan söz ediyorum. Hani kendi isimlerini koca koca harflerle yazanlardan, öylelerinden kaçmalı fotoğraf

Ne işe yarıyor bu fotoğraflar demeyelim, fotoğrafların öylesine etkileyici bir gücü var ki, Albert Hastings bir yerlerde ölüp gider, yakınlarından başka kimse üzülmezdi belki, oysa kilometrelerce uzakta, onu tanımayanların kalbinde şimdi bir yeri var, elbette bütün bunlara vesile olan, aracılık eden, duyarlı bakışını hissettirmeden azar azar her görüntüde bir parça daha artıran fotoğrafçı KayLynn Deveney de gönlümüzde ayrı bir yerde duruyor.

Sanatın bir başka güzelliği de budur zaten, zaman geçse de ölmez, insanları yakınlaştırır.



-----------------

Hamiş: Yeni yazıyorum ama ilk kez 2008 yılının Haziran ayında Geniş Açı Proje Ofisi'nin kitaplığını karıştırırken yukarıda düşüncelerimi yazdığım fotoğrafçı ve etkileyici çalışması ile karşılaşmıştım. O gün öyle güzel bir günmüş ki defterime çeşitli notlar almışım (zaten insan GAPO'daki özel kütüphanede kötü bir gün geçiremez, onca güzel kitabın arasında, cennet böyle bir yer olmalı, eğer varsa). Neler yazmışım peki? Yasemin çayı içtiğimizi, Refik ve Serdar ile Arif Aşçı'nın evine gittiğimizi, orada Kenji Kawamoto ile karşılaştığımızı (Güney Kore'de olduğu için Arif Aşçı yokmuş evde, bu arada kaç sene geçti  hâlâ tanışamadım Arif Aşçı ile) tabii fotoğraf üzerine çene çaldığımızı filan yazmışım. O gün defterimdeki, sayfanın dibindeki son satırlar KayLynn Deveney ve Albert Hastings projesiyle ilgili.  
Gözünü sevdiğim çini mürekkebi! Ne güzelsin, defterlere ne çok yakışıyorsun.

28 Ağustos 2011 Pazar

Ayna ayna söyle bana

Kimi fotoğrafçılarının söyledikleri gibi değildir fotoğraf.

Her zaman acıyı ve karanlığı göstermez fotoğraflar.

Fotoğraf sevgidir,

umuttur,

yakınlıktır,

dokunmaktır,

yan yana durmaktır,

gülümsemektir,

hissetmektir,

anlamaktır.

Fotoğraf, sevginin gözlerden kalplere ağır ağır yol almasıdır.

Fotoğraf aynadır.

21 Ağustos 2011 Pazar

Son Kodachrome Filmi ve Masum Suretler

 http://3.bp.blogspot.com/_8r8vxjbBsxM/TVQPL4hSTXI/AAAAAAAAAMk/Mo8qRaEMte0/s1600/last-kodachrome-ss11.jpeg




İstanbul Modern'de kütüphanenin hemen yanındaki paralel salonlarda iki sergi var. Sergilerden biri gerçek, diğeri sahte. Sergilerden birindeki fotoğraflardaki insanlar nefes alıyor, diğer sergide insana benzeyen fakat insan olmayan nesneler var. Sergilerden biri içten bir çabanın ürünü, diğeri kurgulu burgulu. Sergilerden biri bugün yaşadığımız dünyadan yakın bir görünüm sunarken diğeri olmamış ve olmayacak tuhaf ve uzak görüntülerle dolu. Sergilerden biri insanın içinde çiçekler açtırırken diğerinde sıkıntı ve boşluk var. Sergilerden biri yoksul veya zengin insana dair keşiflere doğru merak duygusunu gıdıklarken diğerinde zayıf göndermelerle dolu kurumuş ve cılız fikirler var.Sergilerden birinde batıdan yola çıkıp doğuya varan ve gözleri kamaşan bir insan diğerinde batıya giderek oradan içselleştilemeyen, yabancı fikirleri alıp doğuya geri dönen bir insan var. Biri kırık dökük de olsa sahici, diğeri yapmacık, rüküş.

Nihayet sergilerden biri dilini bilmediğimiz halde karşılaştığımızda mutlaka paylaşabileceğimiz sıcak bir iklime çağırırken diğeri duvarlarla ve simgelerle örülü paylaşmayan, soğuk bir iklimden dem vuruyor.

Son Kodachrome Filmi ve kimyanın bozulması

Bilindiği üzere fotoğraf dünyasında başlangıçta analog yöntemler vardı. Analog yöntemler Louis Daguerre tarafından keşfedilen, gümüş levha üzerine fotoğraf çekme tekniğinin (Dageryotipi) bulunuşundan itibaren zaman içerisinde giderek daha mükemmel hale getirildi. Fakat insanın hıza duyduğu ahmakça ihtiyaç neticesinde (hız kötülüğün önde gelen temsilcisidir) doğmuş, renkli bir hayatı olmuş, acıya ve sevince tanıklık etmiş ve faili belli bir cinayete kurban gitmiş filmlerin en eskilerinden biri olan Kodachrome gibi bir ürün en güzel günlerini göremeden giden teknik bir yöntem olarak tarihe gömüldü. Oysa 1839'dan beri inatla devam eden fotografik yöntemler dahi bir şekilde inatçı insanlar sayesinde yaşıyor.

                                                                                                                                                                         İstanbul Modern'deki Son Kodachrome Filmi (The Last Roll of Kodachrome) sergisi tuhaf duygular yaşattı bana. Bir yanıyla Son Kodachrome Filmi sergisi gördüğüm aksaklıklar, bütün o insana özgü ve merhamet uyandıran acemiliklere karşın yine de eşiği geçtikten sonra, yüzeyde kalan hayal kırıklığının ardından daha serin bir bakışa ihtiyaç duymasıyla fotoğrafların beni yeniden yakaladığını hissettim. 

Önce serginin gözle görülen acemiliklerini saymak ardından güzelliklere geçmek istiyorum. Birincisi Son Kodachrome Filmi, bir zamanlar efsane olan ama günümüzde eski hükmü kalmayan, artık kötü fotoğraflar çeken bir fotoğrafçının son kurbanı olmuş. 

Steve McCury bir zamanlar her şeyi tadında bırakan ve fotoğraflarında da bariz bir şekilde görülen belli bir ruhu aramış olan, araştıran, her fotoğrafıyla o ruha biraz daha yaklaşan ve Afgan Kızı fotoğrafıyla aradığına en yakın fotoğrafı bulan üstün niteliklere sahip bir fotoğrafçıydı. Bugün artık posası çıkmış bir şekilde, yorgun ve bitkin bir fotoğrafçı, bir vakitler yaklaştığı o ruhu aramayı da bırakmış, yeniden başlangıç noktasına dönmüş, yine araştırıyor fakat artık gözleri eski duyarlılığını yitirmiş ve sadece bildiklerini tekrar eden bir fotoğrafçıya dönüşmüş. Son Kodachrome fotoğrafları Steve McCury'nin kaybettiği ruhu bulmak için bir fırsat olabilirdi. Oysa kafa karışıklığı ile yola çıkmış bir fotoğrafçı gördüm. 36 kareden bu kadar iyi fotoğraf çıkmaz. Sergide 31 kare görüyoruz. Sonra öğreniyoruz ki her kare için önce dijital makinesi ile ışık ve görüntü testleri yaptıktan sonra (profesyonellik hastalığı) nihayet parmağı titreyerek düğmeye basmış, kimi yerlerde film artık bitsin istemiş, kaba bir göndermeyle son kareyi bir mezarlıkta çekmiş. Böylelikle sergide gördüğümüz fotoğraflar sadece Kodachrome filmine bir ağıt olmaktan çıkmış, Steve McCury için de bir ağıta dönüşmüş. Sanıyorum bütün bunların nedeni Son Kodachrome filmini kendi hesabına çekmek istemesi olmuş. Belgesel film de kötüydü. Oysa Kodak, Magnum ve National Geographic gibi dev kurumların böylesine bir şansı hem kendi lehlerine hem de fotoğrafçılık tarihi için unutulmaz bir şansa dönüştürmeleri mümkündü, bu olmamış. Bunlar yüzeyden görülenler.

Sergide ilerledikçe kararsızlığın yerini belli bir kararlılığa bıraktığını, acemilikle profesyonelliğin el ele yürüdüğünü ve inanılmaz bir şekilde McCury'nin bir zamanlar olduğu o iyi fotoğrafçıya yaklaştığını ve kimi fotoğraflarda insana ait, dünyaya ait izleri görmemizin yolunu gösterdiğini görüyoruz. Benim en sevdiğim fotoğraflardan biri, gösterişli olmayan ama küçük bir başyapıt olduğunu düşündüğüm Washington Square Park'ta kitap okuyan kadın fotoğrafı. 

 kodachrome last

Fotoğraftan yayılan huzuru hissediyor, akşamın gelmekte olduğunu anlıyorum. Okumanın verdiği düşünceler ve okumakla başka dünyalara yapılan maceralara açık olmayı görüyorum, yılların oturulan bankın altında kaldığını görüyorum.

Sonra Şinez Trisaryvala (Shenaz Treasurywala) isimli yazar ve oyuncu bir kadının portresini çok beğendim. Doğunun ışığı ve batının bakışı ile görsel birleşimi bu acayip fotoğrafı meydana getirmiş. Arkadaki insanlar, gölgeler, koyu sarı ve kahve tonlar, yansımalar parmakların ve saçların tuhaf duruşu ile mücehhez bir fotoğraf.




Son Hükümdar: Nikon F6
Sergide fanus içinde sergilenen bir makine var ki Nikon'un efsanevi F serisinin son üyesi olan F6 adıyla bilinen bu muhteşem makine, bir devrin de son temsilcisi oluyor kendisi. Kahin olmaya gerek yok, bir F7 göremeyeceğiz. Zaten dijital makinelere ağırlık verildiği bir zamanda F6'nın çıkması şaşırtıcı bulunmuştu.

World's Best 35mm SLR
Yine de filmli makinelerin ve filmlerin varlığını sürdürmesi, güzel ve güzelliğe tutkun, geçmişe sahip çıkan inatçı insanların bulunması nedeniyle az da olsa halen film üreten firmalar var. Hıza tutkun insanlar ise o denli hızlı gidiyorlar ki geçtikleri yerleri göremiyorlar. İyi ki Kodak, İlford, Fujifilm, Agfa var.

Son Kodachrome filminden çıkan 31 karenin tamamını görmek için klik.
Flickr'daki Kodachrome hayranlarının ellerindeki filmlerle çektiği fotoğraflar için klik.


Masumiyetin yapmacık suretleri



Diğer bir sergi ise paralel koridorda süren Lale Tara'nın "Masum Suretler" sergisi. Hayretler içinde gezdim sergiyi. Masum Suretler sergisinde göndermelerle yüklü fotoğraflar var. Fotoğrafların boyutları çok itici. (Bu kadar büyük boyutlar ne içindir hiç anlamıyorum, bir şımarıklık göstergesi olarak görüyorum.) 

Sergideki fotoğraflar Rönesans döneminden günümüze Meryem Ana ve Çocuk İsa kültürü ile başlayıp Osman Hamdi Bey'in Mihrap (1901) isimli resmine dek bazı göndermeler içeriyor. Sergideki fotoğraflar için çok uğraşıldığı, 'yapım' aşamalarından titizlikle geçtiği belli. Kimi yerlerde "masalsı, doğaüstü" diyerek sergiyi yücelten sözler okudum, bence bunlar gidip sergiyi görmeyenlerin karalamaları. Masum Suretler'e bakarken ister istemez Steve McCury sergisi ile karşılaştırdım. McCury çok uzaklarda yaşasa da benim için bir yabancı değil, oysa Lale Tara bu topraklarda yaşasa bile bir yabancı. Garip bir şekilde kalbi doğuda atan bir batılının sergisi ile, kalbi batıda atan bir doğulunun sergisi yan yana düşmüş! Talih mi talihsizlik mi bilemiyorum ama bir ibret vesilesi olduğu kesin. 

Modacı Ümit Ünal'ın tasarladığı giysiler de göz tırmalayan cinsten, yakışıksız şeyler, belki sahici bir kadının üzerinde güzel durabilir ancak bunu anlamak zor. Serginin sonunda görülebilecek bir video çalışması var ki evlere şenlik. Serginin küratörü bu videoda "oyuncak atlıkarıncanın kısırdöngü içinde, hızlı ama zamansızlık belirtisi olan devinimiyle bir ağacın gölgesinde huzur arayan genç kadın ve bebeğinin devinimsizliğinin, izleyeni yine zaman kavramında bilinmezliğe düşürdüğünü" söylemiş

Çağdaş Sanat'ın kör noktalarından biri işte budur. Biri "kral çıplak" demediği sürece herkes olmayan giysileri övüyor, aklın varsa görebilirsin ancak diyorlar. Benim kafam iyi çalışmadığı için bu sıkıcı videoyu da sergideki diğer sıkıntı verici fotoğrafları da anlamadım, beğenmedim. Her şeye karşın anlayan, takdir eden akıllı insanları şimdiden kutlamak isterim. Sessiz kalmaktansa fikirlerimi böylelikle aktarıp "hiç işim olmaz" diyerek uzaklaşıyorum.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Fotoğrafın uykusu

                                                  "Unutmayacağım, unuttuğumu, uyutup, seni,
                                                                    unuttun, unuttuğunu, sen, beni,
                      uyandığımda uyuyorsun, bana, uykunda söyle, söyleyeceklerini."
                                                                                                        Ahmet Güntan



Uyku


Uyumak bir nevi başka bir dünyaya gitmek demek. Gözler kapalı ama arkasındaki labirentler ağının gittiği yerde gizli kapılardan geçildikten sonra uyku gezegenine varılıyor. Bu gezegende uçabiliyor, korkudan kaçacak yer arayabiliyor, kendi dünyamızda çözemediğimiz güçlerimizin ve zaaflarımızın farkına varabiliyoruz. 

Şehir


Şehirler insanlara benziyor, ömürleri insanlara nazaran çok uzundur, lakin ölümsüz değiller, toprak altında bugün artık yaşanmayan şehirler var, arkeologlar ve işçiler fırçalarıyla tozu toprağı atarak bu şehirlerin bir zamanlar nasıl da canlı olduklarını söyleyip duruyor.

Fotoğraf


Fotoğraf, zaman makinesi gibi çalışır ve bizi başka zamanlara, başka insanlara ve mekânlara götürür. Bu küçük, büyülü pencerelerden baktığımızda, Reşat Nuri Güntekin'in gülümsediğini, Abdülhak Şinasi Hisar'ın duvarlarında yığınla tablo ve hat eserinin bulunduğu müzeye benzer evin köşesindeki koltukta halen mağrur baktığını görebiliriz. Fotoğrafın henüz çekildiği andan itibaren zaman fotoğraflarda ne var ne yok harcamaya başlar, öyle ki bazen elimizde fotoğraftan başka bir şeycikler kalmaz. O muazzam dünya gider, küçük bir pencereden gördüklerimizden ibaret kalan hatıralar vardır artık.


Fotoğraf, şehir ve uyku


Fotokritik sitesindeki surmise isimli arkadaşımın çektiği fotoğraflara öteden beri hayranım. Kimi fotoğraflarına belli aralıklarla dönüp yeniden bakıyorum. Sevdiğim bir kitabı yeniden okumak gibi, her defasında değişen ruh durumuma uygun yeni bir fotoğraf görüyorum. İşte, "uyu" isimli fotoğrafı, en sevdiğim fotoğraflarından biri. Kendim çekmişim gibi gururlanıyorum bu fotoğrafa bakarken, surmise de benim çektiğim fotoğraflara kendisininmiş gibi bakıyordur diye düşünüyorum. Başka türlü fotoğraflar çekiyoruz elbette, ancak bir bakış birlikteliği, görme biçiminden kaynaklanan bir yakınlık hissediyorum. Sadece surmise değil, yeryüzünde çok az olduklarını bildiğim, güzelliğin ve nadir zamanların kıymetini bilen insanların karşısında hep şaşırmış ve sevinmişimdir, bakışını-düşünüş tarzını sevdiğim eliphas gibi, sinequanone gibi, evreniz gibi, joyket gibi, Milou gibi harika insanlar oldukça fotoğrafa olan inancım da katmerleniyor, fotoğrafa olan sevgim büyüyor.

İyi fotoğraf, kendisine bakan insanı keder ve neşe arasında hiç durmayan büyük bir saatin sarkacı gibi sürükler. İyi fotoğrafın gözleri hep açık, her daim diri ve derinlikli.

İyi fotoğraf uyumaz.

29 Nisan 2011 Cuma

FOTOĞRAF ÖTEKİNE BAKAR.


Fotoğraf Buluşmaları'nın ilk gününe başından sonuna kadar katıldım. Daha önceki buluşmalara katılmadığıma da üzüldüm. Müthiş bir misafirperverlik gösterdiler, gelenlere çaylar kahveler verildi, sırtımız pışpışlandı, rahatımız düşünüldü. Etkinliğe katılanlar da bende bu içinde bulunduğumuz aile sıcaklığının konforunu yaşadık. Konuklar da aynı rahatlıkla hiç kasmadan konuştular, İstanbul Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü (yazının bundan sonrasında itüfk olarak anacağım) üyeleri sıradan ve basit bir kulübün üyeleri olmadıklarını zeki soruları ve ciddi birikimleriyle de gösterdiler.

Etkinliğe Fotoğraf Üniversitesi grubumuzun üyeleri de davetliydi, ancak hafta içi olması nedeniyle gelemeyenler. Fakat bugün ve yarın etkinlikler devam ediyor. Etkinlikleri takip etmek isteyen olursa http://fotografbulusmalari.blogspot.com/ adresinden gerekli bilgileri alabilir.

Fotoğrafçı ve yazar Umut Yıldız dostum ile Taksim'de buluşup yola çıktık. Metrodan İTÜ Ayazağa durağında inerek şenliğe yürüdük. İTÜ'nün Ayazağa tesisleri epeyce büyük bir alanda bulunuyor. Umut'un rehberliğinde İTÜFK Başkanı Çağlar Tozluoğlu ve Atlas dergisi fotoğraf editörü Sinan Çakmak'ın oturduğu kafeye uğradık, yolda İTÜFK'dan Onur ile karşılaşmıştık, hep birlikte masaya oturup çay içtik konuştuk biraz. 

Sonra etkinliklerin düzenlendiği binaya gittik. İlk etkinlik bir atölye çalışmasıydı. Atlas dergisinin fotoğraf editörü Sinan Çakmak önce Atlas dergisinden örnekler vererek dergilere yönelik işler yapan fotoğrafçıların nelere dikkat etmesi gerektiğini, örnekleriyle anlattı. Daha sonra katılımcıların fotoğraflarını değerlendirdi. Çok öğretici ve eğitici dersler aldık. Bir dosyanın nasıl oluşturulması gerektiğinden, fotoğrafta estetik, içerik ve atmosferin öneminden

İTÜ, YTÜ ve MSÜ fotoğraf kulüplerinin sunumları vardı.

Yücel Tunca söyleşisi, "Orta Sınıfın Soysuz Merhameti ve Yolsulluğun Pornografisi" başlıklıydı. Fotoğrafçıların çektiği yoksulluk fotoğrafları ve bu fotoğraflara bakanların çarpık "yoksulluk" algısına yönelik bilgilendirici ve uyandırıcı olan iyi bir konuşmaydı. Beyin frtınası şeklinde geçen unutulmaz bir söyleşi oldu.

Akşam sularında Engin Güneysu'nun "200 Evler" fotoğraf gösterimi ve söyleşisi vardı. Engin Güneysu, çektiği fotoğraflar üzerinden çingenelerin/romanların yaşadığı sıkıntıları anlattı. Güneysu'nun fotoğrafları bakan kişiyi hemen kendine çeken yapısından ötürü beğeniyle izlendi, hatta söyleşi bittikten sonra onunla sohbet kafeteryada devam etti.

Unutulmayacak bir gün oldu benim için. Şimdi not defterime kaydettiğim bilgilere bakıyorum da, hem öğrenmenin bir sonu olmadığını hem de fotoğrafın göründüğünden daha geniş boyutları da içerdiğini bir kez daha anlamış olduğumu farkediyorum.

İTÜFK Başkanı Çağlar Tozluoğlu ve üyeler Begüm Bilgiler, Begüm Akın, Bahar, Onur Çelik, Taylan, Mehmet, Gökhan Cengiz, Fetih, Arda ve daha adını-soyadını hatırlayamadığım diğer arkadaşlara yardımları ve oluşturdukları aile atmosferi için çok teşekkür ederim. Aralarda bu güzel ve yakışıklı arkadaşlar ayrıca tadına doyulmaz sohbetler de yaptık ve oradan ayrılmak istemedim diyebilirim.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Serdar Darendeliler ve "işte sofranızda olması gereken yiyecekler"

© Serdar Darendeliler, don’t look away, when there’s nothing there
 
Önce yazının bir özeti: Soframızda olması gereken yiyeceklerin yanında bir de fotoğraf makinesi olmalıdır! 

Eskiden, yani Geniş Açı dergisinden önce fotoğraf makinemi "olur olmadık" şeyleri çekmek için kullanmazdım. Geniş Açı dergisini okumaya başlamakla, fotoğrafın çok daha hayatın ve insanın yanında olduğunu anlamış bulunuyorum. Lakin artık Geniş Açı dergisi yok. Fakat geride bir şeyler kaldı, birincisi Geniş Açı Proje Ofisi, ikincisi hezarfen Refik Akyüz, üçüncüsü ise hayran olduğum tasarımcı, editör ve fotoğrafçı olan Serdar Darendeliler. (Önce Serdar Darendeliler'in fotoğraflarından ve blogundan söz etmek istiyorum, sonraki yazı da Refik Akyüz'ün fotoğrafları ve blogu hakkında olacak.)

Darendeliler'in "superfantastisch'in yarım yamalak günlüğü" isimli bloguna baktığınızda epeyce fotoğraf göreceksiniz. Bunlar onun en "kötü fotoğrafları" imiş! Tabii kötü fotoğraflar' tabiri Darendeliler'in. Bense hiç öyle düşünmeyip blogunda yayımladığı fotoğrafları harika buluyorum.

Tekrar yazının başına dönersem, fotoğrafın güzelliğine de dönmüş olurum. Çoğu fotoğrafsever gibi ben de "önemli bir şeyler olsun da çekeyim" havasındaydım bir zamanlar. Geniş Açı'daki ilginç portfolyolar, haberler ve köşe yazılarını okudukça bu önyargım kırılmaya başladı fakat yine de tam anlamıyla fotoğraftan keyif alabilmek için Serdar Darendeliler'in blogunu görmem gerekti. Şimdi artık ben de artık sofra fotoğrafları çekebiliyorum, böylece günün her anında fotoğrafın hayatımıza dahil olabileceğini anlıyorum. Yanlış ifade etmiş olabileceğimi düşünerek aynı cümleyi bir de şöyle yazayım: Böylece hayatımızın hemen her anında fotoğrafın olabileceğini, hatta olması gerektiğini daha iyi anlıyorum.

Darendeliler'in fotoğraflarına baktığımda gündelik yaşantımızda bulunan hemen her durumun (kahvaltı, öğle, akşam yemeği, atıştırma tabağı gibi)  fotoğrafa da dahil olabileceğini, fotoğrafta, önemli-önemsiz gibi bir ayrıma gitmenin yanlış olduğunu, esas olanın bakış açısı ve konuya saygılı bir mesafenin gerekliliğinde düğümlendiğini görüyorum.

Darendeliler'in fotoğraflarındaki ayrıntılara özen gösteren ince zeka, kara mizah ve estetik beğeni evvela en beğendiğim unsurlar. Analog fotoğrafçılıkta ısrar etmesi ve fotoğraflarında eski usül fotoğrafçılığın güzelliklerini, kafasındaki belli konuları inatla ve usanmadan her yerde izleyebilmesi de ayrıca çok beğendiğim diğer özellikleri.

Darendeliler'in fotoğraflarında beni etkileyen bir başka unsur ise müzik ve ritmik bir yapının varlığını hissetmek. Onun fotoğraflarından çıkardığım diğer dersler ise: Kendisiyle dahi dalga geçebilen güçlü bir kişilik sahibi olmanın gerekliliği, ışığın eşyanın, doğanın ve insanların tabiatını değiştirebilmesini merakla incelemek.

Şimdi sahneyi fotoğraflara bırakıyorum. Serdar Darendeliler'in bir fotoğrafından yola çıkarak belirlediğim bir konu ve blogundan bu konuya uygun seçtiğim fotoğraflar ya da  "işte sofranızda olması gereken yiyecekler" :)




18 Nisan 2011 Pazartesi

Uçan Hannah

Robin Hanımefendi, insanlarla hayvanlar arasındaki ilişkilere odaklanmış bir fotoğrafçı.

Fotoğrafik olarak da bir konuyu hemen kesmeyip uç noktalarına kadar incelemeyi seviyor. Bu her fotoğrafçıda bulunmayan bir özelliktir. Çoğu fotoğrafçı fotoğrafı çektikten sonra uzaklaşır, oysa Robin Schwartz konularının içinde yaşıyor.

Portfolyosunu incelemenizi öneririm.

Çok ilginç ve yaratıcı fotoğraflar mevcut.





Flying Hannah, 2006

from the series Amelia's World Photo

© Robin Schwartz


16 Nisan 2011 Cumartesi

İnsan küçük, fotoğraf büyük

http://25.media.tumblr.com/tumblr_l71r8o8gtC1qa6pg8o1_400.jpg

Cléo de Mérode, Nadar, 1894.

Kimi fotoğraflar daha dün çekilmiş gibi tazedir. Bu tarz fotoğraflar bir ömür ile yapılanlar arasındaki mesafeyi anlatır gibi durur, bize bir yandan kendi halimize bakmamızı da öğütler gibidir.

Portre sanatı, sadece fotoğrafçılığın önemli bir dalı değil, görsel sanatların kadim bir uzmanlık alanı. Portre öyle bir sanat ki, insanın hayatında olan veya kendi zamanına ait edindiği bilgiyi, birikimi, artık nesi varsa her daim kendisinde kalamayacak şeyleri taşıdığı bir anı gösteriyor, kimi talihli portrelerde görünenler bir yana, görülmeyeni, geleceğin gölgesi altındaki yolda durduğu anı da hissedebiliyoruz. Bir tür zaman makinesinden geçmişe bakar gibiyiz, fotoğrafa, çekildiği yıllara dair bilgimiz olmasa dahi fotoğrafın büyüklüğünü anlıyoruz.

Fotoğrafta büyüklük nedir? Daha doğrusu bazı fotoğrafları diğerlerinden daha büyük kılan, onlardan fersah fersah ayıran özellikler nelerdir?

Fotoğrafın büyüklüğü onun oluşması için harcanan kimyasal maddelerle, ışığın dalga boyu ile, fotoğrafçının parmaklarıyla ilgili değil. Bana kalırsa fotoğrafçının ve öznenin duruşuyla ilgili bir durum.

Fotoğrafçının tavrı, üstün nitelikleri tek başına çoğu fotoğrafı unutulmaz kılabilir. Fakat portre fotoğrafları için bu her zaman geçerli değil, portresini gördüğümüz insanın dünyaya bakışı, hayat karşısındaki tavrı belirgin etkenlerden. 


Portre fotoğrafları büyülüdür. Portrelerde kibirli insanları da, mütevazı insanları da hemen karşımızda bulur, gözlerine rahat rahat, sıkılmadan, sakınmadan bakabiliriz. Garip olan bence şu: Fotoğraf zihnimizde büyüdükçe, fotoğrafın üzerimizdeki etkisi çoğaldıkça, insan da o derece küçülüyor sanki. 

Artık dünyaya bakamayan gözlere bakmak benim gözlerimi daha ıslak yapıyor. Portre fotoğraflarına çok uzun süre bakamıyorum. 

Portre fotoğrafları hareketsiz gibi dururlar, ya da öyle görünürler ama içlerindeki mekanizma çalışmaya devam eder. Gözler karşılaşıp bir bağ kurulur, sonra fotoğrafa baktıkça bulanıklaşır portre, birden farkedersiniz ki meğer bir ayna almışsınız elinize, kendi gözlerinize, ilerde, tıpkı biraz önce görmüş olduğumuz portre fotoğraflarında olduğu gibi artık dünyayı göremeyecek olan gözlere bakıyorsunuz...

İtiraf ediyorum büyük fotoğrafın karşısında küçülen benim.

10 Şubat 2011 Perşembe

Alexander Veledimovich


Howard Schatz gibi fotoğrafçıları sevmiyorum, hatta tiksiniyorum. Bence Schatz türü fotoğrafçılar, fotoğrafseverlerin duygularını sömürüyor, ancak bunu öyle incelikli yapıyorlar ki kalbimizin karardığını, zihnimize bir tür fotogreafik uyuşturucu verildiğini anlamak her zaman mümkün olmuyor.

Oysa Alexander Veledimovich gibi fotoğrafçılar insan ruhunun ve dünyanın her türlü haline abartısız bir tavırla bakıyor ve fotoğraflarına bakan kimseyi rahatsız etmeden, gönlünü bulandırmadan fotoğraf sanatını sevdiriyor.

3 Şubat 2011 Perşembe

Luca Sage, Augustinus ve portre fotoğrafları üzerine

İnsanların bulunduğu fotoğraflarda
gözler dönüp dolaşır ve yine
insanda nihayet bulur,
fotoğrafın da kısmeti bu işte,
bahtı hep insandan yana açık.

Portre fotoğraflarında kimi görmekteyiz aslında?

Zaman ve mekan içinde hep 'şimdi'yi yaşayan insanı*.

Ama fotoğraflarda zaman yoktur.

Varsa da şimdiki zaman değildir.

Biz hep şimdiki zamanı yaşıyoruz galiba.

(Yaşıyorsak.)

Sadece fotoğraflar değil,
oturduğumuz masadan,
okuduğumuz kitaba
kolumuzdaki saate kadar
hemen her şey bizi gösterir,
bizi anlatır, evet öyle...
Ama fotoğraflarımız öyle mi?

Portre fotoğrafları bizi uyaryor belki de!

Belki de şöyle diyor portrelerimiz:

Bir kendine bak, bir çevrene, bir de dünyaya.

Sonra evreni düşün. Ne kadar da küçüksün!

Bilindiği üzere tabiat insanın inşa ettiği bir tasarım değildir.

Ama matematik ve diğer bütün bilgi tasarımları insandan geliyor.

Tabiatın yaptığını bozan, bozduğunu yapan insandan.

İnsanı bozan, bir fotoğrafta bozulmaktan kurtaran yine insan.

Öyle ki insan kendini bir fotoğrafta dahi yeniden inşa edebiliyor.

Bazı fotoğrafların bizi göstermemesi veya aldatması da böyle bir şeydir.

Bazen fotoğraf çok daha uzak bir yerde durmuş kalmıştır.

Biz de başka bir yerdeyiz bazen.





Lauren and Pippa, Brighton, 2004 Photo

© Luca Sage



* Augustinus, İtiraflar, XX.kitap

29 Ocak 2011 Cumartesi

Bir fotoğraf bir dünya



Herdsman's Hut, Qian'an, Jilin Province, China, 2010

Photo © Toby Smith
 


Kimi fotoğraflar öyle basit ve düz görünür ki çok fazla düşünmek istemez insan. Yanılırsınız. Bunca düz, sessiz ve sakince karşınıza gelmiş bazı fotoğraflar tıpkı Toby Smith'in fotoğrafı gibi insanı başka evlere ve başka hayatlara sürüklüyor.

"Başkaları nasıl yaşıyor?" diye merak edenler yok mudur? Fotoğrafçıların dünyaya merakla bakması bazen en yakına bazen de en uzağa odaklanabilmeleri hep başka dünyaları merak etmekle ilgili değil midir?

Bazen fotoğraf başka bir dünyadır.

25 Ocak 2011 Salı

Kırık viyolonsel fotoğrafları çekmek

Bu yazıyı; arkadaşlarımı, meslektaşlarımı, diğer tanıdığım, tanımadığım, ulaşabileceğim tüm kişileri, başıma gelen bu önemli olayı anlatarak bilgilendirmek ve bu vesileyle Türk devletine bağlı bir kurum olan Türk Hava Yolları'nin da müziğe, müzisyene, müzik enstrümanına verdiği önem ve değeri de buradan okuyanlarla paylaşabilmek için yazdım.

10 Haziran 2010'da Moskova-İstanbul-Stuttgart seferi yapan THY uçağının son durağı olan Stuttgart havalimanında indikten sonra, bagaj kısmına mecburen vermek zorunda olduğum 'kırılmaz kutu' diye tabir ettiğimiz Gewa marka 'hard case' içindeki viyolonselim 'kırılacak eşya'ların vardığı bölümüne konmuştu görevli tarafından. Kutu şu haldeydi:








(üstelik kırılan yerinden de güzelce bantlanıp umursamadan bir köşeye bırakılmıştı)



Gewa kutusunu bilenler bilir. O sert kutu boydan boya (360°) kırılmış,
kopmustu. Hafifçe dokunduğunuzda kırılan kısım öne doğru düşüyordu.




Gelişme:

Moskova'da olmamın sebebi, İstanbul'da kurduğumuz bir grubun Moskova'daki Türkiye Büyükelçiliği tarafından oraya davet edilmesiydi. Her yıl 3 Haziran'da Moskova'da yapılan Nazım Hikmet'i anma etkinliklerinin 2010 programı için hazırlamış olduğumuz "Nazım'a doğru" projesini gerçekleştirdik. Büyük bir ilgiyle karşılandı, başarılı bir iş oldu.

Bu organizasyon RTİB yani Rus-Türk işadamlari birliği tarafından yapıldı. Büyükelçilik desteğiyle.

Sonuç:

Dönüşte karşılaştığım manzara, ikiye bölünmüş bir viyolonsel.

Stuttgart havalimanında hemen rapor tutturdum (Havaalanının kayıp/hasarlı bagaj ofisinde). Yapılacak ilk şey o, aklınızda olsun. İçinde bulunduğunuz şok da cabası...

Uzatmadan toparlayacağım.

Aradan
7 ay geçti.

İnanılmaz (bence pistte oluşan) vahşi bir kazayla viyolonsel kırıldı.
Ve o şekilde uyduruk bir bantlamayla, bana bir şey söylenmeden oraya bırakıldı.

Viyolonsel darmadağın olabilirdi.

(bu ihtimalde alacağım miktar yine aynı olacaktı. Yani enstrumanımın bedelinin
10'da 1'inden daha az...)

Çok büyük bir hasar vardı ortada.

Kutunun ve viyolonselin tüm bedelinin ödenmesini istedim.

Viyolonselin eskisi gibi olması çok zordu. Sap tamamen kopmuş, arka tabla ve yan bölmelerde de çatlaklar oluşmuştu.

THY konuyla ilgili dilekçeme 1356 euro ödeyebiliyoruz diyerek cevap verdi. Bu miktar tamir masrafı ve kutu bedelinin yarısıydı sadece.

Bir müzik enstrümani hakkında bence en ufak bir bilgiye ve hassasiyete sahip değiller...

Asıl sonuç:

7 ay uğraştım.

Bir sürü telefon, mail, dilekçe.
 

Ne kimse yardımcı olabildi ne bir şey.

Viyolonselin parçaları yapıştı elbette ama sesi bir türlü toparlanamadı.


Tuşe ayarları hepten bozuldu.


Tekrar Lütiye'ye (enstruman yapımcısı) dönmem gerekecek bir çok defa. Bir dünya masrafım oldu.

THY tüm bu mağdur durumum karşısında, pardon, bıraktıkları bu mağdur durum karşısında yalandan, samimi olmayan bir özürle 1356 eurodan daha fazla miktarda ödeme yapamayacaklarını, bunun bağlı oldukları Montreal Konvansiyonu'na göre mümkün olmadığını söyledi.

O konvansiyonun neresinde nasıl yazıldığını görmek istediğimi söyledim, hiçbir şey yollamadılar hâlâ.

Geçen hafta pes edip, önerdikleri ödemeyi altına şu imzayı atarak kabul ettim:

"Okudum ve bu miktarı kabul ediyorum. Kararım kesindir."

Bu şekilde ilginç bir biçimde meydana gelen, böylesine şiddetli bir kazadan sonra dalga geçercesine bantlanıp bırakılan bir müzik enstrümanı...

Tabii ki, kazanın nerede meydana geldigini bilmiyorum. Ama bundan tamamen Türk Hava Yolları sorumludur.
THY bu durum karşısında müşterisine hassasiyetle yaklaşması gerekirken, kesinlikle umursamadı. E-postalarımın bir çoğuna cevap gelmedi. Olay kapatıldı.

Ben de bu mağduriyetimi kendi çapımda insanlarla paylaşarak biraz olsun onları bu konuda daha hassas olmaya davet ediyorum.

(38 milyon dolar harcayıp Kevin Costner ile reklam filmi çeken ve Barcelona futbol kulübünün sponsoru olabilen bir firmadan bahsediyoruz bu arada.)

18 Ocak 2011 Salı

dinle


Disariya çik. Kapat gözlerini.

Sesi dinle. Sesleri.

Siir degil bu. Dedigimi yap.
Ha belki de siirdir, nerden bilcez?

Kapa gözlerini ve uzunca dinle.
Bir süre sonra farkina varacaksin sesin.
En ince ayrintilarina kadar. Nereden geldigine, ne kadar uzakta olduguna kadar.

Baska bisey düsünmeden bir dinle. Bir sese takil ve sadece onun içine gir.
Sonra sesler arasinda uyumlari dinle.

Dinlemek nedir, hiç düsündün mü?



not: fotografimi tara(yama)yan sevgili Kehl'deki çok saygideger fotografçiya burdan selamlar!

16 Ocak 2011 Pazar

Aile fotoğrafı: Birlikte ve yalnız

Fotoğrafçılar aile fotoğraflarını çoğunlukla belli bir açıdan ve aile üyelerini de bir noktada toplayarak çekiyor. Yolanda del Amo'nun aşağıda görülen fotoğrafı da bu noktada belki biraz yapmacık duruyor (sanki toplu geleneksel aile fotoğrafları öyle değilmiş gibi, oysa onlar da yapmacık ve insanların yüzlerinde hep zoraki, hep görev gereği kondurulmuş bir gülümseme vardır çoğu zaman). Fakat ben bu fotoğrafı yine de diğerlerinden farklı olduğu için sevdim.

Hem bu fotoğraf doğrudan ve açıkça; evlilik, kadın erkek ilişkileri, yalnızlık ve yabancılaşma üzerine fikir üretmeye de çağırıyor. Bu açıdan fotoğrafa baktıkça -görüntünün bir mizansen olduğunu düşünsek de- önce zihnimizdeki geleneksel/modern ilişki/yaşantı şablonları üzerine, belki sonra daha da ileri giderek hayatın anlamı üzerine, kişisel özgürlükler, ev, çocuk ve diğer sorumlulukları incelemeye başlıyoruz. Üstelik bir zaman sonra fotoğrafı unutuyoruz! Demek istedğim, iyi veya kötü fotoğraf değil burada söz konusu olan, fotoğrafın başarısı fotoğraf meraklılarını dahi fotoğrafı düşünme eğiliminden çıkartarak insanı başka yönlere çekmesinde değil mi?

Sanatçının "Archipelago" (takımadalar) serisi hepsi aynı ruhu taşıyan benzer fotoğraflardan oluşuyor.





Elena, Malena, Dean, 2005, from the series Archipelago

Photo © Yolanda del Amo




1 Ocak 2011 Cumartesi

Süreksizlik - Impermanence


Arslan Ahmedov, Haner Pamukçu, Jean Christophe Sartoris ve Veneta Zaharieva'nın çalışmalarının sergilendiği, Süreksizlik (Impermanence) başlığını taşıyan sergiden, daha sergi düzenlenmeden haberim vardı ve gitmeyi de çok istiyordum, fakat kader ağlarını öyle bir örmüş ki 29 Aralık akşamına yani serginin son gününe kadar gitmeye fırsat bulamadım. Buz gibi soğuk bir ikindi vakti yola çıktım. Yanıma bir terslik olmasın diye küçük de bir harita aldım, sonra Fındıklı istikametinden itibaren yokuşlar ve epeyce merdiven çıktıktan sonra, sora sora Cihangir'e çıktım ve galerinin yerini buldum. (Aslında bu eziyete değmezdi, Taksim yönünden gelseydim -ki elimdeki harita da Taksim'den gelecekler için hazırlanmış esasında- daha çabuk varırdım Cihangir DaireSanat galerisine. Bununla birlikte yine de çok şikayetçi değilim aslında, hoş bir yolculuk oldu, merdivenler üzerine düşündüm en azından.)

Yazının başında serginin son günü dedim ama zili çalıp büyük kapının ardındanki birkaç basamaktan sonra galeriye girip sanatın güzelliğine ve hayallerine kapılmadan evvel güleryüzlü ve hoşgörülü biri olduğunu gördüğüm galeri görevlisi Gülşah Hanım tarafından serginin 9 Ocak'a kadar uzatıldığını öğrendim ve çok sevindim.

Haner Pamukçu

Galeriden içeriye girer girmez Haner Pamukçu'nun çok sevdiğim fotoğraflarıyla karşılaştım ve dışarıdaki soğuk havayı unuttum. Blogu takip edenler bilir, daha önce, 2008 yılının Aralık ayında "Haner Pamukçu veya fotoğrafın dışına yolculuk" başlıklı bir yazı yazmıştım. Yol boyunca: "Yine aynı duyguları, aynı olumlu düşünceleri taşıyor muyum? Fotoğrafları gördüğüm zaman fikirlerim değişecek mi acaba?" gibi ve bunlara benzer sorular vardı zihnimde.




Yine gördüm ki Haner'in fotoğrafları az bulunur cinsten bir mürekkep gibi, her görüldüğü yerde dolmakalem erbabına heyecan yaşatan cinsten! Yani değişen bir şey yok, Haner'in fotoğrafları yine fotoğrafın dışına ve dışarıya taşıyor, taşınıyor. Haner'in fotoğraflarındaki bu bakan kişiyi alıp götürme hali bende hep yazma sevinci uyandırıyor, şiire ve hayallere sürüklüyor, iyi fotoğrafların yazıyla bir bağlantısı var zannediyorum, "kelimelerle ifade edilemez" demek bana çok yavan bir düşünce gibi geliyor artık.

Jean Christophe Sartoris

Jean Christophe Sartoris'in fotoğraflarında ise külçe halinde bir yalnızlık var. Tuhaf bir yalnızlık bu, mutsuzlukla veya başka bir olumsuz duyguyla ilişkilendirilmesin, tam tersine bu yalnızlık dolu fotoğraflarda denizi, dalgaları seyrederken duyduğumuz türden bir incelik, bir derinlik var, kalbe dokunan türden bir yakınlık hissediliyor.



Arslan Ahmedov

Sergiyi gezerken Bulgar, Fransız veya Türk sanatçılar bunlar diye hiç düşünmedim. Sanatçının milleti olmadığına inananlardanım çünkü. Bir millet varsa o da zaten sanatçı milleti olmalı. Süreksizlik başlıklı sergi aslında güzel bir ders barındıyor, sergilenen fotoğraflarda herkesin kendine göre alacağı bir ders vardır mutlaka diyerek kendi anladığımı söylersem: Dünyanın bir düş gibi gelip gittiğini gördüm diyebilirim. Bu açıdan serginin adı "geldik, gidiyoruz" olabilirdi:

İnsan, çoğu zaman kendini "sürekli" olduğuna inandırıyor veya yalandan "Biz de ölümlüyüz işte" diyebiliyoruz, fakat tırnak içindeki cümleyi söylerken bile bu durumun iç ağırlığını tam anlayamıyoruz aslında.

Özellikle Arslan Ahmedov'un çalışmalarında insanın ve dünyanın gelip-geçici olma hadisesi öylesine belirgin ki şaşırmamak elde değil. Arslan Ahmedov'un blogunun bir takipçisi olarak, onun sevdiğim fotoğraflarını, bir bilgisayar ekranı başında değil de bir duvarda sergilenen haliyle; çerçeveli, kağıtlı, dokunulabilir ve hakiki fotogravürler aracılığıyla seyredebilmek de başka bir güzellik.

Arslan Ahmedov'un fotoğraflarına bakarken hissettiğim, tam yaklaştığımı veya anladığımı düşündüğüm anda ortaya çıkan bir belirsizlikten söz etmeden geçmek istemiyorum, bu duyguları internet üzerinde diğer fotoğraflarına bakarken hiç anlamamışım meğer. Oysa kağıt öyle acayip bir canlı ki, üzerinde ne varsa onu tekrar tekrar sorgulamaya itiyor, internet üzerindeyse sanat eserlerine çoğunluk bir uyuşukluk hali siniyor sanki. Ahmedov'un fotoğraflarındaki (adı her neyse, resim, fotoğraf, fotogravür) onca bulanıklık arasında seçilen ve anladığımı düşündüğüm an, yine aynı bulanıklık sayesinde yan anlamların daha fazla genişlediğini ve fotoğrafın ellerimizin arasından uçup gittiğini görmek düşündürücü.





Veneta Zahariev

Zırt pırt ve olur olmadık zamanlarda düğmeye basılarak binlerce fotoğrafın dijital olarak üretildiği ve "aman ne kolay bir yöntem, düşünmeye, öğrenmeye bile gerek yok" denilerek pazarlanan sayısal tekniklerin ve bilgisayarların tahakkümü altındaki bir dönemde, zanaat ile sanatın birleşimi olan geleneksel teknikler kullanılarak oluşturulan Süreksizlik - Impermanence sergisindeki fotoğraflar arasındaki çelişkiyi görmek de mümkün, sanat ve emek ilişkisini de sorgulamak mümkün: Kimi insanlar çaba harcamadan her şeyin en iyisine ve en güzeline hemen sahip olmak istiyor. Yok böyle bir şey! Öğrenmek ve tarihe saygı duymak gerekiyor, kültür çünkü bilgili, görgülü insanların birikimlerinin taş üzerine taş koymasıyla yükselen bir yapı. Şimdi bir düğmeye basılarak yok edilebilen sayısal bilgilerin tüm bu süreçte ne kadar acıklı bir noktada durduğunu düşünüyorum.

Sayısal (dijital) görüntülerin kolaycılığı bana kalırsa aslında büyük bir zorluk! Çünkü derinleşmeyi engelleyen bir duvar gibi. Bir televizyonun başına geçip tembel tembel kumandayla görüntülere hakim olmaya benziyor. Ne bir çaba ne de zihinsel bir devinim var ortada. Sayısal tekniklerin bir kötülüğü de geçmişle olan bağları koparması. Oysa sergideki fotoğraflar sayısal tekniklerle barışık. Serginin duyurusu, fotoğrafların sayısal ortama aktarılması gibi konularda sayısal tekniklerin yardımı var. Teknik yöntemleri yadsımak olanaksız, fotoğraf biraz da mekanik saatçilik benzeri bir sanat. El emeği de istiyor, sabır da istiyor, bilgi de istiyor, fikir de istiyor. Tüm bu nedenlerden dolayı Veneta Zahariev övgüyü hak eden bir sanatçı.

Zahariev'in çalıştığı Collodion tekniği (kolodyon; aluminyum plaka üzerinde çeşitli kimyasallarla işlem gören ve baskı yoluyla üretilen bir fotoğraf tekniği) 1850'li yılların başlarına kadar uzanan bir geçmişe sahip, fotoğrafın kendisi kadar yaşlı bir yöntem. Sergide aynı zamanda Zahariev'in diğer fotoğraflarının yanında geçici bir stüdyo olarak da kullandığı küçük bir odada çektiği portreler de sergileniyor. Kolodyon, mutlaka görülmesi gereken ilginç bir fotoğraf üretim biçimi. Veneta Zahariev 6-7 ve 8 Ocak tarihlerinde tekrar İstanbul'a gelip isteyenlerin fotoğraflarını bu teknikle çekecekmiş. İlgilenenlere duyurulur.

Bu teknikle çekilen ve sergilenen fotoğrafların bence en iyisi de Haner'in portresi olmuş:


Süreksizlik / Impermanencesergisi, 9 Ocak 2011 tarihine dek Salı - Cumartesi 11.00 - 19.00 arası DAİRE Cihangir'de görülebilir.

Collodion Portreler - Veneta Zahariev - Youtube linkleri:

http://www.youtube.com/watch?v=CAiWcoJT41w
http://www.youtube.com/watch?v=NwV568yDliI
http://www.youtube.com/watch?v=MrATv2B31Hs
http://www.youtube.com/watch?v=qY52wIOjq-w
http://www.youtube.com/watch?v=LXxfZoKwRAY

© Fotoğraflar ve diğer görsel malzemelerin hakları DaireSanat Galerisine ve sanatçılara aittir. Gülşah Altınkaya'ya ve DaireSanat'a yayın izni ve gösterdikleri ilgi için teşekkür ederim.
google27928836a124597b.html