30 Aralık 2014 Salı

Lütfi Özkök ile Samuel Beckett

Samuel Beckett in the study of his Paris apartment. Photograph: Lütfi Özkök


Portre fotoğrafçılığı çok şaşırtıcı geliyor bana. Çünkü iyi bir fotoğraf beni fotoğraftaki insana bağlıyor.

Dünyanın en iyi portre fotoğrafçılarından biri olan Lütfi Özkök'ün portreleri de bana dokunan türden. Özellikle Beckett fotoğrafları. Asıl ünlü olan fotoğrafı yukarıdaki değil aslında ama benim en sevdiğim Beckett fotoğrafı yukarıda olan. 

Phaidon tarafından yapılan bir derlemede dünyanın en iyi  500 fotoğrafından biri olan fotoğraf işte aşağıda görülen: 

Samuel Beckett, Fotoğraf/ Photo by Lütfi Özkök, 1968


Söylemeden geçemeyeceğim: İkisi de temelde portre çekmelerine karşın Steve McCurry ile Lütfi Özkök arasında dağlar kadar fark var. Portre fotoğraflarının da türleri vardır çünkü. Bu türlerden sadece biri olan Steve McCurry ve benzeri fotoğrafçıların portreleri teknik olarak portre fotoğrafçılığının bir parçası sayılır. Portrenin konusu insandır çünkü. Fakat dünyayı bir tür turist gibi gezip göze değişik ve güzel görünen insanları fotoğraflamanın sadece belgesel anlamda bir değeri olabilir. 

Benim portre fotoğrafından anladığım başka bir şey. İşte bu bakışla Steve McCurry'nin çok iyi bir fotoğrafçı olduğuna inanıyorum ama Lütfi Özkök işte bu yüzden bir fotoğraf sanatçısıdır. 

Renkli giysiler giymiş, gözleri güzel yerli bir çocuğun fotoğrafına hiç kuşkusuz portre diyebiliriz. Fakat portre fotoğrafı bu değil bence. Bu anlamda Afgan Kızı isimli fotoğrafı hiç sevemediğimi hatta çok yüzeysel bulduğumu söylemek isterim. Afgan Kızı fotoğrafı bir zamanlar her yerde bulunan ağlayan çocuk fotoğrafı gibi bir şey ifade etmiyor bana.

Benim anladığım portre fotoğrafçılığı, insanın yüzü ile ruhu arasındaki bağı inceler. Dünyanın değişik yerlerinde yaşayan "ilginç" insanların fotoğrafları bana bir çeşit duvar gibi geliyor. Fotoğrafın arkasındaki düşünceyi göremiyorum, beni çağıran bir işaret bulamıyorum. Bir türlü fotoğrafın gerçekliğine, gördüğümün sahici oluşuna inanamıyorum. Portre fotoğrafından istediğim, beklediğim şey beni davet etmesi, düşünmeye çağırması. Afgan Kızı fotoğrafına bakıp düşünüyorum mesela, fakat beni çağıran bir şey bulamıyorum. Aklıma bölük pörçük fikirler geliyor sadece, Afganistan'ı düşünüyorum, kadını erkeği çocuğuyla birlikte Afgan insanını düşünüyorum ama bir yere varamıyorum. Bu tür "seyyah acıların" fotoğraflarıyla aramda aşamadığım bir şey var. Zorla düşünmem istenen bir şey, "Bakın burada böyle bir şey var." diyen rahatsız edici bir dış ses var sanki. Kendi sesimi duyamıyorum. Lütfi Özkök'ün fotoğrafları öyle değil.


Duvarı aşan fotoğrafçıları seviyorum.

17 Aralık 2014 Çarşamba

Fotoğrafın yabancısı

Narmanlı Han, 2007, Olympus XA2, Kodak Ektachrome ©bizans
Bazı fotoğraflar hiçbir zaman öpemeyeceğiniz bir sevgili gibi. 

Ona, o zamana hiçbir zaman kavuşamayacağız.

Bizler, fotoğrafa, yazıya meraklı insanlar, ağaçları kuşları, denizleri ve tabiatı seven insanlar, bizler bir fotoğrafın içinde hiçbir zaman yayılamayacağız.

Bir fotoğrafa dönüşse de bakışlarımız, geriye kalan her zaman bize bir kalp atışı kadar yeşil bir yabancı.

8 Aralık 2014 Pazartesi

Yalnızlık Saati

©bizans


Sabahın erken bir saatinde kitapların sessizliğine uyandım. Her yerde, kapının ağzında, sehpada, yatağın yanında, masada, dolaplarda, her yerde kitaplar vardı. Çok değildiler ama öbek öbek şurada burada bekleşiyorlardı. Soğuk ve ışık, perdesiz evin penceresinden olanca acımasızlığıyla, önce mutfağa oradan benim bulunduğum yere misafir oluyordu.

Kitaplar da fotoğraflar gibi yalnızdır. Tekrar uykunun kollarına bıraktım kendimi. Eski bir fotoğrafı düşündüm. Kütüphanemin huzurlu zamanlarından kalma bir fotoğraf. Ne var ki fotoğrafı çekende huzur yoktu. Fotoğrafların sessizliğinde aziz bir kahvenin yumuşaklığını arıyorum. Bir bardak fotoğraf zamanla insanın içinde telve bırakıyor.

Kitaplar da fotoğraflar kadar yalnız.
google27928836a124597b.html