29 Ocak 2011 Cumartesi

Bir fotoğraf bir dünya



Herdsman's Hut, Qian'an, Jilin Province, China, 2010

Photo © Toby Smith
 


Kimi fotoğraflar öyle basit ve düz görünür ki çok fazla düşünmek istemez insan. Yanılırsınız. Bunca düz, sessiz ve sakince karşınıza gelmiş bazı fotoğraflar tıpkı Toby Smith'in fotoğrafı gibi insanı başka evlere ve başka hayatlara sürüklüyor.

"Başkaları nasıl yaşıyor?" diye merak edenler yok mudur? Fotoğrafçıların dünyaya merakla bakması bazen en yakına bazen de en uzağa odaklanabilmeleri hep başka dünyaları merak etmekle ilgili değil midir?

Bazen fotoğraf başka bir dünyadır.

25 Ocak 2011 Salı

Kırık viyolonsel fotoğrafları çekmek

Bu yazıyı; arkadaşlarımı, meslektaşlarımı, diğer tanıdığım, tanımadığım, ulaşabileceğim tüm kişileri, başıma gelen bu önemli olayı anlatarak bilgilendirmek ve bu vesileyle Türk devletine bağlı bir kurum olan Türk Hava Yolları'nin da müziğe, müzisyene, müzik enstrümanına verdiği önem ve değeri de buradan okuyanlarla paylaşabilmek için yazdım.

10 Haziran 2010'da Moskova-İstanbul-Stuttgart seferi yapan THY uçağının son durağı olan Stuttgart havalimanında indikten sonra, bagaj kısmına mecburen vermek zorunda olduğum 'kırılmaz kutu' diye tabir ettiğimiz Gewa marka 'hard case' içindeki viyolonselim 'kırılacak eşya'ların vardığı bölümüne konmuştu görevli tarafından. Kutu şu haldeydi:








(üstelik kırılan yerinden de güzelce bantlanıp umursamadan bir köşeye bırakılmıştı)



Gewa kutusunu bilenler bilir. O sert kutu boydan boya (360°) kırılmış,
kopmustu. Hafifçe dokunduğunuzda kırılan kısım öne doğru düşüyordu.




Gelişme:

Moskova'da olmamın sebebi, İstanbul'da kurduğumuz bir grubun Moskova'daki Türkiye Büyükelçiliği tarafından oraya davet edilmesiydi. Her yıl 3 Haziran'da Moskova'da yapılan Nazım Hikmet'i anma etkinliklerinin 2010 programı için hazırlamış olduğumuz "Nazım'a doğru" projesini gerçekleştirdik. Büyük bir ilgiyle karşılandı, başarılı bir iş oldu.

Bu organizasyon RTİB yani Rus-Türk işadamlari birliği tarafından yapıldı. Büyükelçilik desteğiyle.

Sonuç:

Dönüşte karşılaştığım manzara, ikiye bölünmüş bir viyolonsel.

Stuttgart havalimanında hemen rapor tutturdum (Havaalanının kayıp/hasarlı bagaj ofisinde). Yapılacak ilk şey o, aklınızda olsun. İçinde bulunduğunuz şok da cabası...

Uzatmadan toparlayacağım.

Aradan
7 ay geçti.

İnanılmaz (bence pistte oluşan) vahşi bir kazayla viyolonsel kırıldı.
Ve o şekilde uyduruk bir bantlamayla, bana bir şey söylenmeden oraya bırakıldı.

Viyolonsel darmadağın olabilirdi.

(bu ihtimalde alacağım miktar yine aynı olacaktı. Yani enstrumanımın bedelinin
10'da 1'inden daha az...)

Çok büyük bir hasar vardı ortada.

Kutunun ve viyolonselin tüm bedelinin ödenmesini istedim.

Viyolonselin eskisi gibi olması çok zordu. Sap tamamen kopmuş, arka tabla ve yan bölmelerde de çatlaklar oluşmuştu.

THY konuyla ilgili dilekçeme 1356 euro ödeyebiliyoruz diyerek cevap verdi. Bu miktar tamir masrafı ve kutu bedelinin yarısıydı sadece.

Bir müzik enstrümani hakkında bence en ufak bir bilgiye ve hassasiyete sahip değiller...

Asıl sonuç:

7 ay uğraştım.

Bir sürü telefon, mail, dilekçe.
 

Ne kimse yardımcı olabildi ne bir şey.

Viyolonselin parçaları yapıştı elbette ama sesi bir türlü toparlanamadı.


Tuşe ayarları hepten bozuldu.


Tekrar Lütiye'ye (enstruman yapımcısı) dönmem gerekecek bir çok defa. Bir dünya masrafım oldu.

THY tüm bu mağdur durumum karşısında, pardon, bıraktıkları bu mağdur durum karşısında yalandan, samimi olmayan bir özürle 1356 eurodan daha fazla miktarda ödeme yapamayacaklarını, bunun bağlı oldukları Montreal Konvansiyonu'na göre mümkün olmadığını söyledi.

O konvansiyonun neresinde nasıl yazıldığını görmek istediğimi söyledim, hiçbir şey yollamadılar hâlâ.

Geçen hafta pes edip, önerdikleri ödemeyi altına şu imzayı atarak kabul ettim:

"Okudum ve bu miktarı kabul ediyorum. Kararım kesindir."

Bu şekilde ilginç bir biçimde meydana gelen, böylesine şiddetli bir kazadan sonra dalga geçercesine bantlanıp bırakılan bir müzik enstrümanı...

Tabii ki, kazanın nerede meydana geldigini bilmiyorum. Ama bundan tamamen Türk Hava Yolları sorumludur.
THY bu durum karşısında müşterisine hassasiyetle yaklaşması gerekirken, kesinlikle umursamadı. E-postalarımın bir çoğuna cevap gelmedi. Olay kapatıldı.

Ben de bu mağduriyetimi kendi çapımda insanlarla paylaşarak biraz olsun onları bu konuda daha hassas olmaya davet ediyorum.

(38 milyon dolar harcayıp Kevin Costner ile reklam filmi çeken ve Barcelona futbol kulübünün sponsoru olabilen bir firmadan bahsediyoruz bu arada.)

18 Ocak 2011 Salı

dinle


Disariya çik. Kapat gözlerini.

Sesi dinle. Sesleri.

Siir degil bu. Dedigimi yap.
Ha belki de siirdir, nerden bilcez?

Kapa gözlerini ve uzunca dinle.
Bir süre sonra farkina varacaksin sesin.
En ince ayrintilarina kadar. Nereden geldigine, ne kadar uzakta olduguna kadar.

Baska bisey düsünmeden bir dinle. Bir sese takil ve sadece onun içine gir.
Sonra sesler arasinda uyumlari dinle.

Dinlemek nedir, hiç düsündün mü?



not: fotografimi tara(yama)yan sevgili Kehl'deki çok saygideger fotografçiya burdan selamlar!

16 Ocak 2011 Pazar

Aile fotoğrafı: Birlikte ve yalnız

Fotoğrafçılar aile fotoğraflarını çoğunlukla belli bir açıdan ve aile üyelerini de bir noktada toplayarak çekiyor. Yolanda del Amo'nun aşağıda görülen fotoğrafı da bu noktada belki biraz yapmacık duruyor (sanki toplu geleneksel aile fotoğrafları öyle değilmiş gibi, oysa onlar da yapmacık ve insanların yüzlerinde hep zoraki, hep görev gereği kondurulmuş bir gülümseme vardır çoğu zaman). Fakat ben bu fotoğrafı yine de diğerlerinden farklı olduğu için sevdim.

Hem bu fotoğraf doğrudan ve açıkça; evlilik, kadın erkek ilişkileri, yalnızlık ve yabancılaşma üzerine fikir üretmeye de çağırıyor. Bu açıdan fotoğrafa baktıkça -görüntünün bir mizansen olduğunu düşünsek de- önce zihnimizdeki geleneksel/modern ilişki/yaşantı şablonları üzerine, belki sonra daha da ileri giderek hayatın anlamı üzerine, kişisel özgürlükler, ev, çocuk ve diğer sorumlulukları incelemeye başlıyoruz. Üstelik bir zaman sonra fotoğrafı unutuyoruz! Demek istedğim, iyi veya kötü fotoğraf değil burada söz konusu olan, fotoğrafın başarısı fotoğraf meraklılarını dahi fotoğrafı düşünme eğiliminden çıkartarak insanı başka yönlere çekmesinde değil mi?

Sanatçının "Archipelago" (takımadalar) serisi hepsi aynı ruhu taşıyan benzer fotoğraflardan oluşuyor.





Elena, Malena, Dean, 2005, from the series Archipelago

Photo © Yolanda del Amo




1 Ocak 2011 Cumartesi

Süreksizlik - Impermanence


Arslan Ahmedov, Haner Pamukçu, Jean Christophe Sartoris ve Veneta Zaharieva'nın çalışmalarının sergilendiği, Süreksizlik (Impermanence) başlığını taşıyan sergiden, daha sergi düzenlenmeden haberim vardı ve gitmeyi de çok istiyordum, fakat kader ağlarını öyle bir örmüş ki 29 Aralık akşamına yani serginin son gününe kadar gitmeye fırsat bulamadım. Buz gibi soğuk bir ikindi vakti yola çıktım. Yanıma bir terslik olmasın diye küçük de bir harita aldım, sonra Fındıklı istikametinden itibaren yokuşlar ve epeyce merdiven çıktıktan sonra, sora sora Cihangir'e çıktım ve galerinin yerini buldum. (Aslında bu eziyete değmezdi, Taksim yönünden gelseydim -ki elimdeki harita da Taksim'den gelecekler için hazırlanmış esasında- daha çabuk varırdım Cihangir DaireSanat galerisine. Bununla birlikte yine de çok şikayetçi değilim aslında, hoş bir yolculuk oldu, merdivenler üzerine düşündüm en azından.)

Yazının başında serginin son günü dedim ama zili çalıp büyük kapının ardındanki birkaç basamaktan sonra galeriye girip sanatın güzelliğine ve hayallerine kapılmadan evvel güleryüzlü ve hoşgörülü biri olduğunu gördüğüm galeri görevlisi Gülşah Hanım tarafından serginin 9 Ocak'a kadar uzatıldığını öğrendim ve çok sevindim.

Haner Pamukçu

Galeriden içeriye girer girmez Haner Pamukçu'nun çok sevdiğim fotoğraflarıyla karşılaştım ve dışarıdaki soğuk havayı unuttum. Blogu takip edenler bilir, daha önce, 2008 yılının Aralık ayında "Haner Pamukçu veya fotoğrafın dışına yolculuk" başlıklı bir yazı yazmıştım. Yol boyunca: "Yine aynı duyguları, aynı olumlu düşünceleri taşıyor muyum? Fotoğrafları gördüğüm zaman fikirlerim değişecek mi acaba?" gibi ve bunlara benzer sorular vardı zihnimde.




Yine gördüm ki Haner'in fotoğrafları az bulunur cinsten bir mürekkep gibi, her görüldüğü yerde dolmakalem erbabına heyecan yaşatan cinsten! Yani değişen bir şey yok, Haner'in fotoğrafları yine fotoğrafın dışına ve dışarıya taşıyor, taşınıyor. Haner'in fotoğraflarındaki bu bakan kişiyi alıp götürme hali bende hep yazma sevinci uyandırıyor, şiire ve hayallere sürüklüyor, iyi fotoğrafların yazıyla bir bağlantısı var zannediyorum, "kelimelerle ifade edilemez" demek bana çok yavan bir düşünce gibi geliyor artık.

Jean Christophe Sartoris

Jean Christophe Sartoris'in fotoğraflarında ise külçe halinde bir yalnızlık var. Tuhaf bir yalnızlık bu, mutsuzlukla veya başka bir olumsuz duyguyla ilişkilendirilmesin, tam tersine bu yalnızlık dolu fotoğraflarda denizi, dalgaları seyrederken duyduğumuz türden bir incelik, bir derinlik var, kalbe dokunan türden bir yakınlık hissediliyor.



Arslan Ahmedov

Sergiyi gezerken Bulgar, Fransız veya Türk sanatçılar bunlar diye hiç düşünmedim. Sanatçının milleti olmadığına inananlardanım çünkü. Bir millet varsa o da zaten sanatçı milleti olmalı. Süreksizlik başlıklı sergi aslında güzel bir ders barındıyor, sergilenen fotoğraflarda herkesin kendine göre alacağı bir ders vardır mutlaka diyerek kendi anladığımı söylersem: Dünyanın bir düş gibi gelip gittiğini gördüm diyebilirim. Bu açıdan serginin adı "geldik, gidiyoruz" olabilirdi:

İnsan, çoğu zaman kendini "sürekli" olduğuna inandırıyor veya yalandan "Biz de ölümlüyüz işte" diyebiliyoruz, fakat tırnak içindeki cümleyi söylerken bile bu durumun iç ağırlığını tam anlayamıyoruz aslında.

Özellikle Arslan Ahmedov'un çalışmalarında insanın ve dünyanın gelip-geçici olma hadisesi öylesine belirgin ki şaşırmamak elde değil. Arslan Ahmedov'un blogunun bir takipçisi olarak, onun sevdiğim fotoğraflarını, bir bilgisayar ekranı başında değil de bir duvarda sergilenen haliyle; çerçeveli, kağıtlı, dokunulabilir ve hakiki fotogravürler aracılığıyla seyredebilmek de başka bir güzellik.

Arslan Ahmedov'un fotoğraflarına bakarken hissettiğim, tam yaklaştığımı veya anladığımı düşündüğüm anda ortaya çıkan bir belirsizlikten söz etmeden geçmek istemiyorum, bu duyguları internet üzerinde diğer fotoğraflarına bakarken hiç anlamamışım meğer. Oysa kağıt öyle acayip bir canlı ki, üzerinde ne varsa onu tekrar tekrar sorgulamaya itiyor, internet üzerindeyse sanat eserlerine çoğunluk bir uyuşukluk hali siniyor sanki. Ahmedov'un fotoğraflarındaki (adı her neyse, resim, fotoğraf, fotogravür) onca bulanıklık arasında seçilen ve anladığımı düşündüğüm an, yine aynı bulanıklık sayesinde yan anlamların daha fazla genişlediğini ve fotoğrafın ellerimizin arasından uçup gittiğini görmek düşündürücü.





Veneta Zahariev

Zırt pırt ve olur olmadık zamanlarda düğmeye basılarak binlerce fotoğrafın dijital olarak üretildiği ve "aman ne kolay bir yöntem, düşünmeye, öğrenmeye bile gerek yok" denilerek pazarlanan sayısal tekniklerin ve bilgisayarların tahakkümü altındaki bir dönemde, zanaat ile sanatın birleşimi olan geleneksel teknikler kullanılarak oluşturulan Süreksizlik - Impermanence sergisindeki fotoğraflar arasındaki çelişkiyi görmek de mümkün, sanat ve emek ilişkisini de sorgulamak mümkün: Kimi insanlar çaba harcamadan her şeyin en iyisine ve en güzeline hemen sahip olmak istiyor. Yok böyle bir şey! Öğrenmek ve tarihe saygı duymak gerekiyor, kültür çünkü bilgili, görgülü insanların birikimlerinin taş üzerine taş koymasıyla yükselen bir yapı. Şimdi bir düğmeye basılarak yok edilebilen sayısal bilgilerin tüm bu süreçte ne kadar acıklı bir noktada durduğunu düşünüyorum.

Sayısal (dijital) görüntülerin kolaycılığı bana kalırsa aslında büyük bir zorluk! Çünkü derinleşmeyi engelleyen bir duvar gibi. Bir televizyonun başına geçip tembel tembel kumandayla görüntülere hakim olmaya benziyor. Ne bir çaba ne de zihinsel bir devinim var ortada. Sayısal tekniklerin bir kötülüğü de geçmişle olan bağları koparması. Oysa sergideki fotoğraflar sayısal tekniklerle barışık. Serginin duyurusu, fotoğrafların sayısal ortama aktarılması gibi konularda sayısal tekniklerin yardımı var. Teknik yöntemleri yadsımak olanaksız, fotoğraf biraz da mekanik saatçilik benzeri bir sanat. El emeği de istiyor, sabır da istiyor, bilgi de istiyor, fikir de istiyor. Tüm bu nedenlerden dolayı Veneta Zahariev övgüyü hak eden bir sanatçı.

Zahariev'in çalıştığı Collodion tekniği (kolodyon; aluminyum plaka üzerinde çeşitli kimyasallarla işlem gören ve baskı yoluyla üretilen bir fotoğraf tekniği) 1850'li yılların başlarına kadar uzanan bir geçmişe sahip, fotoğrafın kendisi kadar yaşlı bir yöntem. Sergide aynı zamanda Zahariev'in diğer fotoğraflarının yanında geçici bir stüdyo olarak da kullandığı küçük bir odada çektiği portreler de sergileniyor. Kolodyon, mutlaka görülmesi gereken ilginç bir fotoğraf üretim biçimi. Veneta Zahariev 6-7 ve 8 Ocak tarihlerinde tekrar İstanbul'a gelip isteyenlerin fotoğraflarını bu teknikle çekecekmiş. İlgilenenlere duyurulur.

Bu teknikle çekilen ve sergilenen fotoğrafların bence en iyisi de Haner'in portresi olmuş:


Süreksizlik / Impermanencesergisi, 9 Ocak 2011 tarihine dek Salı - Cumartesi 11.00 - 19.00 arası DAİRE Cihangir'de görülebilir.

Collodion Portreler - Veneta Zahariev - Youtube linkleri:

http://www.youtube.com/watch?v=CAiWcoJT41w
http://www.youtube.com/watch?v=NwV568yDliI
http://www.youtube.com/watch?v=MrATv2B31Hs
http://www.youtube.com/watch?v=qY52wIOjq-w
http://www.youtube.com/watch?v=LXxfZoKwRAY

© Fotoğraflar ve diğer görsel malzemelerin hakları DaireSanat Galerisine ve sanatçılara aittir. Gülşah Altınkaya'ya ve DaireSanat'a yayın izni ve gösterdikleri ilgi için teşekkür ederim.
google27928836a124597b.html