20 Nisan 2020 Pazartesi

Siyah Beyaz Fotoğraflar Üzerine Bir Mektup

İstanbul Arkeoloji Müzesi, 18 Aralık 2016 (c) bizans

Işık, biliyorsunuz bir çeşit yağmur gibidir. Fotoğrafı doğuran şey ışık, fotoğrafın canı, fotoğrafın gövdesi de ışık. Ne zaman bir fotoğrafa baksam önce zamanı görüyorum. Zamanın kendisi ışık oluyor ve gördüğüm her fotoğrafa yayılıyor. 
 
En karanlık fotoğrafta bile az veya çok güzel bir ışık vardır, ben güzel ışığı arıyorum, bana dokunan ışığı, bana dokunan zamanı. Renkler görmeyi, dokunmayı engelliyor sanki.

Covid-19'dan önce nereye gidersem gideyim her zaman çantamda fotoğraf makinesi bulundurmaya özen gösterdim. Ama çoğu zaman bazen bir hafta tek bir kare bile çekmiyorum. Fotoğraf çekmek çoğu zaman gereksiz geliyor. Her şeyin olduğu bir fotoğraf yok, daha doğrusu kusursuz fotoğraf yok. Wabi-Sabi düşüncesine bakınca bu durum kuşkusuz harika bir şey ve Wabi-Sabi düşüncesine en uygun düşen fotoğraflar da renklerden arınmış siyah-beyaz fotoğraflar galiba.
 
Siyah beyaz fotoğraf, sanki daha çok fotoğraf üzerine düşünmeye ve daha çok iyi fotoğrafı aramaya iten bir arayışı doğuruyor. Renkli fotoğrafta sanki daha çok fotoğraf çekmeye, daha yüzeysel bakmaya yönelten bir hafiflik var.

Lakin fotoğraf çekerken çok da fazla düşünmüyorum, bazen daha sonra veya daha önce ama daha çok fotoğrafı çekmeden önce düşünmek istiyorum. Görmeye çalışıyorum, sonra biraz da makinenin görmesini istiyorum. Bir leke görüyorum mesela. Fotoğrafın sağına veya soluna o lekeyi bırakıyorum, sonra düğmeye basıyorum. Lekeden başka bir şey yok. Fotoğraf bir bardak kahve görünüyor, oysa ben o lekeyi görüyorum. Porselen fincan üzerindeki o güzelim kahve lekesi benim için o fotoğrafı diğer bütün fotoğraflardan ayıran bir şey. Sonra boşluk görüyorum. Boşluk her şeye bir anlam veriyor.

Öte yandan fotoğraf bir arınma duygusu vermelidir diye düşünüyorum. Ben de bir şeye dikkat kesildiğimde, sadece onu duymak istediğimde, gözlerimle kulaklarımla burnumla gövdemle ona bakmak istiyorum. Bir fotoğrafa bakan kişi de kendi gördüğü şeylere dikkat kesilsin, kalbi irili ufaklı sorunları bir kenara bıraksın isterim. Ayasofya'yı veya bir başka güzel mimari eserle ilk kez karşı karşıya geldiğimde tek bir yere bakarım, önce gölgeleri görmek isterim, benim görmemi sağlayan ilk şey gölgedir,

Dünyanın ışığı tıpkı rüzgâr gibidir, dokunur, ısıtır, aydınlatır, duyurur, heyecanlandırır ve gri-siyah gölgeler yaratır. Işık mekânı doldurur, haşmetli olan, saltanatını sürdüren bir yapının büyüklüğü değildir, ışığın içeride ve dışarıda rahatça esmesi, gürlemesi, fısıldamasıdır. Sonuçta gölgeyi görünür kılan ışıktır, anlaşılır kılan da odur.

Her ışığın da gölgeye ihtiyacı var. Gölgenin olduğu yerde her şey bir dünyada olması gerektiği gibidir: Olasılıklar, görünümler değişir durur. Gölge her ne kadar sadece ve sadece kendini düşünmek istese de ışık kendisi dışında neredeyse her şeyi düşünür.  Yapay ışık ise sanki renkli fotoğraflardan sızan soğuk kimyasal kokuları görünür kılıyor. Renkli fotoğraflardaki renklerin doğadaki karşılığı ile aslında bir ilgisi de yok, benziyor sadece, andırır, mış gibi yapar, biz de kanıyoruz, bile isteye kandırılıyoruz, gecelerin aslında ışıksız olması gerekirdi, sadece yıldızları ve ay ışığını görmeliydik. Gökyüzü de aslında mavi değil, siyah. Bildiğiniz gibi dijital sensörler de renkleri görmüyor, sadece bir tahminde bulunuyorlar.

Fotoğrafta gölgeleri de çok seviyorum, gölgeler sahici, içimizdeki iyilikle el ele gezen kötülük gibidir ama kötü değildir, aydınlık olan ışığın bir parçası olduğu duyurur. 
 
Fotoğraf çekerken oraya bakışlarımı bırakıyorum. Bu bakış bazen görülebilir, bazen fotoğrafa bakan kişi kendi bakışlarıyla karşılaştırır fotoğrafı, o zaman başka bir kişi olduğunu anlar, bazen de fotoğrafçının bakışına uyar çünkü bu bakış aslında bir yerde ona aittir. Aradığım ruhu renkli fotoğraflarda bulamıyorum. Çünkü sanat biraz da soyut demek.

İyi ki fotoğrafın tarihi siyah beyazla başlıyor, gerçeği o zaman göremezdik. Sonradan renklendirilen eski fotoğraflara bakıyorum da ruhu kaçmış gibi hepsi. Resimden ayıran bir şey olmalıydı o zaman. Şimdi de öyle. Siyah beyaz yağlıboya tablolar pek olmadı. 
 
Renkli düşmanı değilim, desenler dışında sanat tarihinde sevdiğim resimler hep renkli. O resimlerin çoğunu siyah-beyaz düşünemiyorum mesela. Ama şimdi resim ile fotoğrafı ayırmak gerek. Resim başka bir alan.

Demek istediğim siyah-beyaz fotoğraflar her zaman daha çok dokunuyor ve bana her zaman daha çok şey söylüyor.

Siyah-beyaz fotoğrafın en güzel yanı ise sükunetin varlığı.

Siyah-beyaz fotoğraf doğrudan, çekinmeden görebilmek, ışığın kalbimizden, aklımızdan geçmesine izin vermek demek.

3 Aralık 2018 Pazartesi

Andre Kertesz Ölmedi Fotoğraflarda Yaşıyor

Andre Kertesz, Fork (1928) 


En sevdiğim fotoğraflardan biri, Andre Kertesz üstadın çatal ve tabaklı fotoğrafıdır.

Bu muhteşem fotoğraf üzerine uzun uzun yazmak istiyorum ama bu hakkımı geniş bir vakitte kullanacağım. Şimdilik küçük bir yorum ile konuya ucundan yaklaşayım:

bizans, kalem (2018) 

24 Şubat 2017 Cuma

Ilford


Ilford firması 130 yıldır analog fotoğrafçılar için film üretiyor. Her şeye rağmen kahramanca direnip ayakta kaldılar. Bu durumun en büyük paylarından biri de halen Ilford fotoğraf filmlerini satın almaya devam eden güzel insanlardır. Onlara büyük saygı ve sevgi duyuyorum.

Ben biraz uzaklaştım ancak analog fotoğrafın güzelliğine her zaman hayranım.

Keşke dijital fotoğrafçılık çok daha geç icat edilseydi.

(c) Mehmet Bizansbeyi


21 Şubat 2017 Salı

John Berger ile Bir Fotoğrafı Anlamak

Nikon D700, Nikon AF-S Micro NİKKOR 60mm f/2.8G ED

Fotoğraf üzerine düşünen insanları çok seviyorum. 


John Berger sadece fotoğraf ve sanat üzerine değil fotoğrafı bir elinde tutarak dünya üzerine, eşya üzerine, zaman üzerine ve her zaman insan üzerine yazılar yazmış, büyük bir saygı ve sevgi duyduğumuz bir yakınımız adeta.

(Fotoğraf üzerine en kült kitapları ve fikirleri, fotoğrafçı olmayan insanların yazması da üzerine düşünülmesi gereken bir konu değil midir? Walter Benjamin, Roland Barthes, Susan Sontag ve elbette John Berger...)

 
Sevdiğim bir yazarın, yine sevdiğim bir başka yazarı anması kadar güzel bir şey olamaz. Mesela bu kitapta hiç beklemediğim bir isim olan Andrey Platonov'u görünce çok mutlu oldum.  Bu vesileyle belki birileri "Kimmiş bu Platonov ve neler yazmış?" diye düşünür ve okursa onlar için büyük bir adım olacaktır diye düşünüyorum.


Çünkü Platonov, bence Rus edebiyatının en büyük yazarlarından biri ve yine bence edebiyata düşkün her fotoğraf meraklısının ondan haberdar olması gerek. Küçük bir alıntı (veya ışık demeti) ile hiç okumayanlar için bir pencere açayım:
“Öğle yemeği molalarında bile gözünü lokomotiften ayırmayan Zahar Pavloviç sevgisini sessizce yaşıyordu. Kendi evini de cıvatalar, eski supaplar, mini vanalar ve diğer mekanik parçalarla doldurmuştu. Masaya bir sıra halinde dizdiği bu nesneleri seyre dalıyor ve asla yalnızlıktan sıkılmıyordu. Zahar Pavloviç yalnız değildi de zaten - makineler insandı ona göre, içinde hep birtakım duygular, düşünceler, arzular uyandırıyorlardı. Makara adı verilen ön lokomotif tekerleği Zahar Pavloviç'i yerin sonsuzluğunu düşünmeye itmişti. Geceleri yıldızlara bakmak için mahsus dışarı çıkıyordu: Evren geniş miydi, tekerleklerin sonsuza değin yaşamasına ve dönmesine yetecek kadar yer var mıydı? Yıldızlar şevkle ışıldıyordu ama her biri yalnızlık içindeydi. Zahar Pavloviç gökyüzünün neye benzediğini düşündü.”
Çevengur, Andrey Platonov, Metis Yay., Çeviri: Günay Çetao Kızılırmak. s.38

Sadece Platonov değil, Alberto Giacometti, çok sevdiğim Martine Franck ve elbette büyük usta HCB (Henri Cartier-Bresson), Susan Sontag ve Roland Barthes üzerine çok güzel yazılar okudum, yine önemli şeyler öğrendim. 

Önsözleri sevmem ve okumaktan kaçınırım ama bu kitabın önsözü de harika.

En çok da mutfaktaki saati anlattığı yazıyı sevdim. 

HCB üzerine yazdıklarını büyük bir dikkatle okudum. Türkçe'de bir iki tane var ama keşke hcb ve dönemiyle ilgili çok daha fazla kitap çevrilse. Ondan öğrenilecek şeyler bitmiyor.


John Berger ölmesin ve "Bir Fotoğrafı Anlamak" bitmesin isterdim.

23 Aralık 2016 Cuma

Roger Ballen tuhaf fotoğraflar diyarında



Portrait of Sleeping Girl, 2000

Fotoğraf sanatçısı Roger Ballen'in eserlerini İstanbul Modern'in fotoğraf galerisinde 28 Aralık 2016'dan itibaren görebileceğiz.

Fotoğrafçı üzerine yazılmış en iyi tanımlardan birini İpek Çınar'ın  Orta Format dergisinde gördüğüm "Olaylar, Olanlar, Kalanlar" adlı yazısında okudum:



"Roger Ballen, bu alışkın olduğumuz dünyada birbiriyle hiçbir alakası olmayacak şeyleri bir araya getirerek, onların özlerini birbirine yaklaştırıyor. Kelimelerin cümle içinde, tek başına sahip oldukları anlamdan farklı bir görev üstlenmeleri misali, Roger Ballen’in fotoğraflarında da nesneler, kendi başlarına sahip oldukları imgenin ötesinde bir anlam giyiniyor. Bir diğer deyişle Ballen, nesnelerin özüyle oynuyor. Mutlak saflık ve ondan uzaktalığı birbirinin içinde eritiyor."


BALLEN TUHAFLIKLAR DİYARINDA

Roger Ballen 30 yılı aşkındır jeolog olarak gelip yerleştiği Johannesburg'da (Güney Afrika Cumhuriyeti) yaşıyor ama 1950 New York doğumlu. Şimdi 66 yaşında olduğuna göre 30'larında gelmiş olmalı. 

Fotoğraflarına bakmakta güçlük çektiğim ve eserlerinin büyük bir çoğunluğunu rahatsız edici bulduğum Roger Ballen kendisinin de kabul ettiği gibi tuhaf konular ve insanlarla ilgileniyor. Elbette bilerek, bilinçli olarak yapıyor her şeyi. Belki de anahtar kelime bu. Çalışmalarının hepsi gerçeklerden yola çıkıyor ama sonunda kurmaca oluyor, üzerinde düşünülmüş, detaylara önem verilmiş eserler üretiyor. 

Estetik değerlere karşı bir duruşu da var. Bu durumun bir nedeni de çok sevdiği çekim ortamlarından kaynaklanıyor olmalı. Kibirli de biraz, kendi sitesinde 21. yüzyılın önemli sanatçılarından biri olduğunu söylüyor. Her halde öyle ki hemen her sene en az 10 sergi açıyor. 2016 ise rekor yılı, sadece solo sergileri 30'dan fazla. 

'Fotoğraf dehası' Ballen'ın sevdiğim bir iki çalışması var sadece. Çok sevmiyorum ama inatçılığı, özgün oluşu ve daima kendi yolunu çizmesiyle saygı duyduğum bir kişilik kendisi.

"I FINK YOU FREEKY" 

Roger Ballen aynı zamanda Die Antwoord grubunun milyonlarca kez izlenen şarkısı "i fink you freeky" (kelimeleri okunduğu gibi yazmışlar, tabii onların okuduğu şekliyle "i think you freaky" yani "senin bir ucube olduğunu düşünüyorum" -böyle söyleyince garip oluyor tabii ama aslında olumlu bir ifade bu çünkü şarkı "and i liek u a lot" "ve senden çok hoşlanıyorum" diye devam ediyor) klibinin de yönetmeni. 

Şimdiden uyarayım akıl sağlığınız için iyi olmayabilecek, görüntülenen hemen herkesin şarkıyla uyumlu olarak delilikte yarıştığı bu video klip Ballen'ın takıntılı olduğu temaları içeriyor.


Ek okuma: Johannesburg’daki fotoğraf dehası: Roger Ballen


   

  

1 Eylül 2016 Perşembe

Marc Riboud



Marc Riboud (d. 1923 - ö. 2016)
Forbidden City - Yasak Şehir
Beijing - Pekin, 1957

28 Temmuz 2016 Perşembe

Halil İnalcık, Ahmet Sel ve insanlığın fotoğrafı

© Ahmet Sel, 2015

26 Temmuz 2016 günü bazı gazetelerde 100 yaşında vefat eden Prof. Dr. Halil İnalcık'ın fotoğrafları yayımlandı. İçlerinde beni en çok etkileyen Ahmet Sel'in çektiği fotoğraf oldu.

İnsan ömrü, ömrümüz belirli bir zamanı kapsıyor, kaza, ölüm, doğum, hastalık, felaketler ve benzeri dönüm noktalarında durup düşünüyoruz. Sorular çok, cevaplamak için ise tam tersine çok sınırlı vaktimiz var. Üstelik her yanıt, daha fazla soruyu doğuruyor. Başka yanıtlar, başka sorular, başkalarına uyan elbiseler bize uymayabiliyor.

Mağara resimlerinden bu yana binlerce yıl geçti aradan, yıldızları anlamaya çalışıyoruz ama daha okyanusların derinlikliklerini bile daha yeni keşfediyoruz. İnsanlığın olgunlaştığını söyleyemeyiz ama çocuk olduğunu da iddia edemeyiz. İşte karşımızda ömrünün 80 yılı araştırmayla geçen, gözleri geçmişin izlerini yorumlayan bir insanın fotoğrafı var. 

TARİHÇİNİN FOTOĞRAFI


Fotoğrafa ve fotoğrafçıya geçmeden önce, fotoğraftaki insanı bir kez daha öğrenmek istedim, yazılanları okudum. Büyük tarihçilerimizden, bir asır dünyayı ve insanın geçmişini araştıran, Halil İnalcık için diyecek çok şey var ama en güzel tanımlamalardan biri zaten İlber Ortaylı tarafından yapılmış:
"Yazdığı eserlerin sayısı 1200’ü geçer. Bunlar muhtelif dillerdedir. Balkan tarihini baştan sona değiştirmiştir. Son derece az bilinen önyargılarla incelenen tarihi bir dönemdir. Tamamen ayrı yöntemlerle yaklaşmayı sağlamıştır. Balkanlı tarihçilerin son derece hürmet ettikleri, çekindikleri bir hocaydı. Bu çekinenlere biz de dahiliz. Tatlı sert bir hocaydı. Profesör Bernard Lewis’in ifadesiyle ‘herkes zamanında büyük alimdir, fakat bu bütün zamanların büyük alimi olacak’ demiştir.

Bir asırlık ömrünü olağanüstü biçimde dikkatle kullanıldığını, verimli geçtiğini söylememiz gerekir. 20’li yaşlardan itibaren makale yazmaya başlamıştır. Aşağı yukarı 80 yıla yaklaşıyor. Yazdığı makaleler çığır açmıştır. Her dildedir. Göstermez fakat birkaç dilde okurdu. Çok iyi tercüme yapardı. Bütün bunları yapan adam, Türkiye ürünüdür. Yabancı üniversitelere gittiği zaman talebe değil, hocaydı artık. Beklenen şöhretli bir hocaydı, Amerika’da İngiltere ve başka ülkelerde. Tamamiyle Balıkesir’de öğretmen okulunun. İstanbullu olmasına rağmen orada burs verilmiştir. Ankara’daki Atatürk Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin yetiştirdiği bir gençtir. Tezleri burda yazılmıştır. Bu muhitte yetişmiştir, tanınmıştır.

Halil Hoca bir müessesedir, bir kurumdur. Bu ülkenin yetiştirdiği, iftihar edeceği bir münevverdir, bir tarihçidir. Talebeleri onun talebesi olmakla her zaman iftihar ederler ve edeceklerdir. Hatta talebesinin talebesi olmakla iftihar edeceklerdir. Bunların içine dil tarih dahildir. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kürsüsünün idare tarihi dahildir. Fuad Köprülü’den sonra o almıştır bizim oradaki kürsüyü. Bilkent’in Tarih Bölümü’nün gerçek kurucusu odur. Ve tabi Şikago Üniversitesi Dil Tarih Bölümü’nü 20 yıla aşkın bir süre yönetmiştir. Bir çok Amerikalı ve başka milletten olanı yetiştirmiştir. Kendi hatırasında da yazdığı gibi Dil Tarih’in açılış toplantısında, Atatürk’ün de bulunduğu toplantıda yolunu, yöntemini çizmiştir. Bu ‘Atatürk’ün yoludur’ diyor. ‘Türkiye tarihini onun çizdiği yolda yazacağız’ diyor ve öyle de oldu."
Böylece Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın cümleleriyle fotoğraftaki fâni insanı bir nebze olsun tanımış olduk.

FOTOĞRAFÇININ TARİHİ

Fotoğrafçımıza gelince 1956 doğumlu Ahmet Sel'in adını ilk olarak "Moskova İnsanları" çalışmasıyla duymuştum, muazzam fotoğraflar vardı. Elbette o fotoğrafların değerini şimdi daha iyi anlıyorum. Ancak "Moskova İnsanları" çalışmasını bir kez daha takdir etmek için Andrey Platonov'un kitaplarını okumam gerekti. Platonov okuduktan sonra Ahmet Sel'e olan hayranlığımın temel nedenini bulmuş sayılırım: Ahmet Sel, fotoğraflarında insanı sadece insan olmanın yanında dünyanın bir parçası olarak gösteriyor. Denebilir ki bütün fotoğrafçılar bunu yapmaya çalışıyor. Ne yazık ki hakikat öyle değil bence. Çoğu fotoğrafçı insanı göstermediği gibi dünyayı da göstermiyor.

FOTOĞRAFIN ZAMANI


Fotoğrafa ilişkin ilk söylenecek şey verdiği duygunun bizde bir çeşit saygı ve tedirginlik uyandırması galiba. Fotoğrafa baktığımızda ilk gördüğümüz şey fotoğraftaki insanın da bize baktığı oluyor. Üstelik bize dikkatle bakıyor. Elbette gördüğü şey bir fotoğraf makinesi (Canon EOS 5D Mark III) ve objektifi (Canon EF 35mm f/1.4) ile birlikte kendisini görüntüleyen 60 yaşına merdiven dayamış Ahmet Sel. Arada 40 yıl var. (İnşallah Ahmet Sel daha 40 yıl fotoğraf çekmeye devam eder.)

Portre, belki de fotoğrafçılığın en zor dallarından biri, hem en eski fotoğraf türü, hem de en eski sanat türlerinden biri. İnsanı anlatmak, bir makineyle bile olsa, insanı anlatmak, insanı göstermek çok zor. Ahmet Sel bu zorluğu nasıl aşmış diye düşünüyorum, daha eski fotoğraflarına bakıyorum, hep serin duruyor ama bilinçli olarak mesafeyi giderek azaltıyor sanki.


Fotoğrafın çekildiği vakitlerde 99 yaşında olan tarihçi, fotoğrafçıya ve makinesine dikkatle bakıyor. Kararlı bir bakış, hiçbir tereddüt yok. İster istemez sağa sola bakınıyoruz. Ancak tarihçinin yüzü dışında hiçbir şey net değil. Sol tarafta belli belirsiz kitaplar görülüyor, arkada karton bir kutu var. Sağ tarafta ise, duvarda küçük bir tablo, belki bir fotoğraf var, önünde bir koltuk, arkada ise bir panoya tutturulmuş kâğıtlar, belki çizelgeler bulunuyor. (Belki de burası çalışmaları için kendisine tahsis edilen Ankara'daki Kınacızade Konağı'dır.)


Eğer fotoğraftaki insanın kim olduğunu bilmeseydik yine benzer duyguları hissedecek, önce gözlerimizi kaçıracak ama sonra tekrar Halil İnalcık'ın meraklı bakışlarla dolu yüzüne, bizi inceleyen gözlerine bakmak zorunda kalacaktık.

İşte bize bakan bu meraklı yüz aslında insanlığın meraklı yüzüdür, bilimin, kültürün ve tarihin meraklı bakışlarıdır.

15 Ekim 2015 Perşembe

FOTOĞRAFÇININ YOLU

Yazar, mekanik saat tamircisi Şule Gürbüz ve atölye kitaplığından detay, Ekim 2015.
Belki de fotoğrafçının yegane yolu gölgelere doğru gitmektir.


Belki de belli belirsiz olanı görebilmek ister fotoğrafçı.


3 Ekim 2015 Cumartesi

Fotoğraf Sanatı Dergisi: Geniş Açı


Geçenlerde Beyoğlu Sahaf Festivali'ni gezerken gördüm onları, o güzelim Geniş Açı'lar, kuzu gibi bir kenarda bekleşiyorlardı, onlara dokundum, hep güzeller, hep tazeler, hep iç açıcılar.

Özlüyorum dergimi, bir selam olsun geçmiş zamanlara.

29 Eylül 2015 Salı

Kierkegaard, Proust, Abdülhak Şinasi, Pentax




Okumadan olmaz, bir şeyler okumadan fotoğraf çekilmez gibi geliyor bana.

Biraz Kierkegaard, biraz Proust bizim her şeye bakışımızı değiştirir.

“Fakat yaşlanan, ihtiyarlayan adam için bütün bu gördüklerinden daha acı gelen başka dersler de vardır: Vaktiyle, kendisi de, bütün gençler gibi, kadın güzelliğinin artık son tekâmülüne vardığını, modaların son katî şekillerini aldığını, medeniyetin, bir kemali olan bu zarafetlerin artık ebediyen erişilmiş hakikatler gibi bakî kalacağını ummuştur. Şimdi zamanın her şeyi bozan zehirli nefesine güzelliğin bile mukavemet edemediğini, onun da her şey gibi geçici, fanî olduğunu görür. Vaktiyle katî şekillerini aldığını sandığı eski modalar şimdi gülünç birer korkuluk olmuştur. Vaktiyle kadınların güzelliklerine ait hususlarda pek zekî olduklarını, vücutlarının en güzel kısmı da saçları olduğundan, dünya yerinden oynasa kadınların saçlarına dokundurtmayacakları hakkında nazariyeler serdetmiştir. Şimdi kadınların saçlarını kestirdiklerini hayretle görür. Bütün bu kesilmiş saçların yan yana teşkil edecekleri sarı, kumral ve siyah üç nehri hayattan çıkararak ademe doğru akmış gibi hayal eder. Gözleri yaşarır ‘Hiç bunlara kıyılır mıydı?’ diye sorar. Fakat kesik saçlı ve sanki kesik bakışlı kıvrak kızlar ve kadınlar bu sözlerine gülerler.” *


Sonra, Nikon, Canon veya Pentax'a bakabiliriz.

*Abdülhak Şinasi Hisar, Fahim Bey ve Biz, 3. Baskı, YKY, İstanbul, 2008

25 Eylül 2015 Cuma

Fotoğrafın elleri


Hands from a statue of from Akhenaten and Nefertiti, quartzite,  c.1345-1335 BC, at Neues Museum, Berlin


İyi bir fotoğrafın durgun, çarşaf gibi sakin yüzeyinin altında bekleyen ve bize dokunmaya hazır bir el vardır. Biz de fotoğrafa baktığımızda, gördüklerimiz karşısında nasıl düşünüyorsak öyle elimizi uzatırız; tedirgin, mutlu, kaygılı, umut dolu, öfkeli, hayranlıkla, acıyla, sevgiyle, kederle...

İyi bir fotoğrafçı ölümü kabullenmiştir, ona karşı çıkmaz, sadece elini uzatır.

İyi bir fotoğrafçı her ölümün yeniden doğuş olduğunu bilir.

Akhenaton, ortada hiç kimse yokken sevdiği kadın Nefertiti'nin elini tutarken ne düşünmüştü? Nefertiti, çevrelerinde hiç kimse yokken Akhenaton'a nasıl dokunmuştu? Gerçekten onu seviyor muydu?

Ben tarihi figürlerden çok, binlerce yıl önce yaşamış, bir fotoğrafı çekilemeyen âşıkların ellerini merak ediyorum.

Şimdi baskısı tükenen, Talat Sait Halman'ın "Eski Anadolu ve Ortadoğu'dan Şiirler" adlı kitabında 4 bin sene evvel yaşayan şairlerin tutkuları ve düşünceleri vardır.

Fotoğraflara ve şiirlere bakıp, eski insanların ellerini düşünüyorum, bizimkilerden farklı mı dokunuyorlardı hayata?

23 Eylül 2015 Çarşamba

Fotoğrafın ve merdivenlerin tabiatı

Kamondo merdivenleri, Eylül 2015, Nikon D300

Art nouveau üslubunda yapılmış ikili sarmal Kamondo Merdivenleri'ni sevmeyen var mıdır? 1870'lerde yapılmış Kamondo Merdivenleri, bütün cazibe sahibi merdivenler gibi sadece bir merdiven değildir, bir heykelin güzelliğine de sahiptir

Gelip geçerken basamaklara hep bakarım, geçenlerde Kamondo Merdivenleri'nden inerken basamaklara yapışmış yapraklar gördüm. Taşa karışan, taşın içinde neredeyse kaybolmaya yüz tutmuş erken sonbahar yaprakları fotoğrafın kendisine benziyor.

Fotoğrafa dahil olan her şey de böyle olmaz mı?

9 Temmuz 2015 Perşembe

Kuşlar fâni, uçmayı hatırla

Photographe anonyme. Provence, vers 1970. (loeildelaphotographie.com)

Başım ağrıyor. Pide ve limon niye bu kadar pahalı? İyi domates bulmak neden bu kadar zor? Bizans devrinden kalma Papazkarası üzümü neden bu kadar güzel? Bu fotoğrafa bakınca neden gözlerim yaşarıyor?

Sanki biraz evvel pencerenin önüne gelmiş gibiyim, aradan seneler geçmiş.

Akşam olmuş ama ben sabahın ilk kahvesini içiyor gibiyim. Sanki uyanmakta zorluk çekiyormuş gibi, yalnız yaşadığım çatı katındaki evin penceresinden bakıyormuş gibi.

İyi fotoğraflar soğana benzer, kalın etli bir katmanı vardır, fakat fotoğrafın özü o incecik zardadır, varlığını ilk bakışta görmek zordur. Zaman iyi bir fotoğrafın o incelikli zarıdır. Gördüğüm, anladığım her ayrıntı beni katman katman fotoğrafın özüne yaklaştırır.

Ben doğmadan bir yıl önce, pencereden biri bakmış, başka bir yerde, başka bir zamanda.

Biliyorum, Füruğ kuşlarla konuşabiliyordu. Zaten sadece şairler kuşlarla konuşabilir. Kuşların dilini ancak ağaçların nefesini duyanlar bilir. "Uçmayı hatırla" diye yazmış Necmettin Okyay, talik hatla havaya çizmiş harfleri, uçup gitmiş harfler, zaman zaman görünür olmuş ağlayanlara, kalbi ağrıyanlara, bir araba kazası olmuş sonra, kanatsız bir kuş özlemiş bir başka zamanı, düşünde uçtuğunu görmüş, hatırlamış.

Kuşlar fâni, uçmayı hatırla.

Ne olmuş da zaman öylesine çabuk geçmiş? Kirli Ağustos, sıcak temmuz, yağmurlu bir kitap, kahvenin en koyusu, çikolatanın en siyahı, kapkaranlık, sakin ve gizli odanın penceresinden bakan bir günah, uçmuş, gelmiş, unutmuş, gitmiş, hayaller, hatıralar.

Sonrasında tam bir şey söyleyecek oluyorum, "Geç kaldın." diyorlar.

Lakin bence günün sorusu şu: Bir fotoğraf aslında kaç yaşındadır?

Bir fotoğrafa baktığımda aklıma ilk düşen zamanın çok çabuk geçtiği.

Fotoğrafçısı belirsiz bir fotoğrafa bakıyorum ve merak ediyorum, kuş ölmüş mü? Sonra Fürüğ bir şiir okuyor yanımda. 

Sorular çoğalıyor zamanla.

Dağ yıkılmış mı? Zaman çok çabuk geçiyor.

Kulaklar bitmiş ama şarkılar hep söyleniyor muymuş?

"Niye hep çok önemli bir şey varmış gibi geliyor da bana, sonradan hiçbir şey olmuyor? Neden kalbim ağrımaya başlıyor?"*
 *Andrey Platonov, Can, s.122

7 Mayıs 2015 Perşembe

"Wabi-Sabi ve Fotoğraf Üzerine"

 

Wabi-Sabi ve Fotoğraf Üzerine başlıklı yazıyı 2009'da Meren'in Fotoğraf Günlüğü'nde okumuştum. 

Beni huzursuz eden adlandıramadığım birçok şeyi çözümlemekte bu yazıdan çok faydalandım.

Fazla söze gerek yok, okuyalım, okutalım, içimiz açılsın.


28 Nisan 2015 Salı

Tabiatın elleri

(c) Alex Masi

Bugün gazeteleri okurken yukarıdaki fotoğrafı gördüm.

Alex Masi, ABD'li bir fotoğrafçı. Hindistan'a 2009'da gitmiş ve o zaman 9 yaşındaki Poonam'ı yağmurun tadını çıkarırken görüntülemiş ve bu fotoğraf ile 2011'de 5 bin dolarlık bir ödül almış. Alex Masi, kendisine verilen ödülü maddi olarak sıkıntı çeken Poonam ve ailesi için harcamaya karar vermiş. Poonam'ın babasına bir iş kurulmuş ve Poonam okula gitmeye başlamış.

Bu bilgilerle öğrendiğimiz ve düşüncelerimizin akışını etkileyen konular var. Bir fotoğraf insanın hayatını değiştirebiliyormuş. Yoksulluk üzerine düşünebiliriz, gelir dağılımı, dünyanın ve insanlığın karanlık yüzüne bakabiliriz.

Fakat bu fotoğraftaki asıl iyilik ve etkileyici olan şey nedir diye düşündüğümde, gördüklerimin doğa ve insan üzerine çok daha saf, kendiliğinden ve doğrudan duygular barındırdığını anlıyorum.

Alex Masi'nin sitesindeki diğer fotoğraflar, dünyanın bildiğimiz acı yüzünü gösteriyor. Ama bu fotoğraf diğerlerinden çok farklı. Hazırlık yok, herkes kendi halinde. Muson yağmurları ve bir çocuk var sadece. İşte bu kadar. O ana bakıyoruz, yağmurun düştüğü saniyelerde dünyanın ve küçük bir kızın yüzüne akışını izliyoruz.

Çocuğun gözlerinin kapalı olması, bana çok şey gördüğünü ve aynı zamanda anladığını gösteriyor. Bazen görmek için insanın gözlerini kapatması gerekiyor.

Bir süredir canım sıkkın, mutsuzum. İnsanlar da hiç yardımcı olmuyor. Tam aksine, moral bozucu saldırılara uğruyorum. Oysa şu fotoğraf bana çok iyi geliyor. Kötülükleri unuturum ama bu fotoğrafı unutmayacağım. Çünkü bu fotoğraf benim yanlış düşündüğümü söylemiyor, beni terbiye etmeye, beni acımasızca eğitmeye çalışmıyor.

Bu fotoğraf, kulağımı çekip benim hasta bir kişiliğe sahip olduğumu ve tedavi görmem gerektiğini söylemiyor. Daha çok çalışmamı veya intihar etmemi de istemiyor. Paradan, insanın toplumdaki yeri gibi saçmalıklardan filan da söz etmiyor.

Bu fotoğraf her şeye rağmen hayatın güzel olabileceğini, en kötü koşullarda bile yaşanan bir güzelliğin insana kendini iyi hissettirdiğini gösteriyor. En azından benim anladığım bu. Belki yarın başka bir şey görürüm. Ama şimdi gördüğüm şey bana umut veriyor. İnsanların yapamadığını bir fotoğraf sessiz sedasız başarıyor.

Yaşamaktan duyulan sevinci, bu hoşnut olma halini gördükçe kendimi iyi hissediyorum. Hem sanata duyduğum inanç güçleniyor hem de iyiliğin bazen beklemediğimiz bir yerden gelebileceğini anlıyorum.

Hafızamdaki diğer güzelliklerin yanına bu fotoğrafı da ekliyorum.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Fotoğrafın başladığı ve bittiği yer

2007, Geniş Açı ofisi, Beyoğlu, İstanbul, Olympus XA2, Fujifilm Superia 200

Seneler, seneler evveldi. Yeşil defterimle masaya oturmuştum. Kahve içmiştik o gün, fotoğraftan konuşmuştuk.

Sonra ben ufak filmli makinemi çıkarmış, fotoğrafın başladığı yere gelmiştim.

Geçmiş zaman.

Fotoğrafın renk dengesi, terazinin ağır basan kefesi gibi yeşil ve sarıyla şenlenmiş. Düzeltmek istemedim. Hayatımı düzeltmek istemiyor muyum acaba? Bir an durdum, sonra bıraktım, olduğu gibi kalsın. Yeşile ve sarıya doydum ben de, yine de böyle kalayım istiyorum.

O masada gelecekte neler olacağını konuşmadık, bilmiyorduk.

Bazı fotoğraflarda bu soru insanın kulağını çeker, kalbine bir iğne batırır.

Bazı fotoğraflar da bizim gibi, çok yeşil, çok sarı olur.

Bıraktık hayatımızı, öyle gidiyor.

Fotoğrafın bittiği yere doğru, güneş batıyor.

30 Aralık 2014 Salı

Lütfi Özkök ile Samuel Beckett

Samuel Beckett in the study of his Paris apartment. Photograph: Lütfi Özkök


Portre fotoğrafçılığı çok şaşırtıcı geliyor bana. Çünkü iyi bir fotoğraf beni fotoğraftaki insana bağlıyor.

Dünyanın en iyi portre fotoğrafçılarından biri olan Lütfi Özkök'ün portreleri de bana dokunan türden. Özellikle Beckett fotoğrafları. Asıl ünlü olan fotoğrafı yukarıdaki değil aslında ama benim en sevdiğim Beckett fotoğrafı yukarıda olan. 

Phaidon tarafından yapılan bir derlemede dünyanın en iyi  500 fotoğrafından biri olan fotoğraf işte aşağıda görülen: 

Samuel Beckett, Fotoğraf/ Photo by Lütfi Özkök, 1968


Söylemeden geçemeyeceğim: İkisi de temelde portre çekmelerine karşın Steve McCurry ile Lütfi Özkök arasında dağlar kadar fark var. Portre fotoğraflarının da türleri vardır çünkü. Bu türlerden sadece biri olan Steve McCurry ve benzeri fotoğrafçıların portreleri teknik olarak portre fotoğrafçılığının bir parçası sayılır. Portrenin konusu insandır çünkü. Fakat dünyayı bir tür turist gibi gezip göze değişik ve güzel görünen insanları fotoğraflamanın sadece belgesel anlamda bir değeri olabilir. 

Benim portre fotoğrafından anladığım başka bir şey. İşte bu bakışla Steve McCurry'nin çok iyi bir fotoğrafçı olduğuna inanıyorum ama Lütfi Özkök işte bu yüzden bir fotoğraf sanatçısıdır. 

Renkli giysiler giymiş, gözleri güzel yerli bir çocuğun fotoğrafına hiç kuşkusuz portre diyebiliriz. Fakat portre fotoğrafı bu değil bence. Bu anlamda Afgan Kızı isimli fotoğrafı hiç sevemediğimi hatta çok yüzeysel bulduğumu söylemek isterim. Afgan Kızı fotoğrafı bir zamanlar her yerde bulunan ağlayan çocuk fotoğrafı gibi bir şey ifade etmiyor bana.

Benim anladığım portre fotoğrafçılığı, insanın yüzü ile ruhu arasındaki bağı inceler. Dünyanın değişik yerlerinde yaşayan "ilginç" insanların fotoğrafları bana bir çeşit duvar gibi geliyor. Fotoğrafın arkasındaki düşünceyi göremiyorum, beni çağıran bir işaret bulamıyorum. Bir türlü fotoğrafın gerçekliğine, gördüğümün sahici oluşuna inanamıyorum. Portre fotoğrafından istediğim, beklediğim şey beni davet etmesi, düşünmeye çağırması. Afgan Kızı fotoğrafına bakıp düşünüyorum mesela, fakat beni çağıran bir şey bulamıyorum. Aklıma bölük pörçük fikirler geliyor sadece, Afganistan'ı düşünüyorum, kadını erkeği çocuğuyla birlikte Afgan insanını düşünüyorum ama bir yere varamıyorum. Bu tür "seyyah acıların" fotoğraflarıyla aramda aşamadığım bir şey var. Zorla düşünmem istenen bir şey, "Bakın burada böyle bir şey var." diyen rahatsız edici bir dış ses var sanki. Kendi sesimi duyamıyorum. Lütfi Özkök'ün fotoğrafları öyle değil.


Duvarı aşan fotoğrafçıları seviyorum.

17 Aralık 2014 Çarşamba

Fotoğrafın yabancısı

Narmanlı Han, 2007, Olympus XA2, Kodak Ektachrome ©bizans

 

Bazı 

fotoğraflar hiçbir zaman öpemeyeceğiniz bir sevgili gibi. 

Ona, o zamana hiçbir zaman kavuşamayacağız.

Bizler, fotoğrafa, yazıya meraklı insanlar, ağaçları kuşları, denizleri ve tabiatı seven insanlar, bizler bir fotoğrafın içinde hiçbir zaman yayılamayacağız.

Bir fotoğrafa dönüşse de bakışlarımız, geriye kalan her zaman bize bir kalp atışı kadar yeşil bir yabancı.

google27928836a124597b.html