9 Temmuz 2010 Cuma

Sarılmak saati



Fotoğraflar teselli edebilir mi seni?

Yalnız kaldığından hatıralara yaslanıyorsan belki. Lakin artık sana benzeyen pek kimse kalmadı. Hızla yanından geçip giden bunca bölük pörçük fotoğrafa dönüp bakmak, bazen "Bunu da ben mi çekmişim?" demek, bazen oturup kara kara düşünmek, bazen içi içine sığamayan bir insana dönüşmek de neyin nesi, hiç düşünüyor musun?

Her fotoğrafın kendi zamanına doğru giden türlü türlü yolları var. Ama sen yol ayrımında olduğun zamanların, her kararın, her gülüşün, her sevincin, her üzüntünün, her itilip kakılmanın, her yalnızlığın başka bir zamana ve başka bir fotoğrafa açılması gibi, kendini düşünüyorsun, sevdiklerini düşünüyorsun.

Asla planlı ve hesaplı biri olmadın, bazen kendini bile hiç düşünmedin. Ellerini hep açtın, hep açıktı kolların, gözlerini kapattın bazen, bazen kendini bıraktın, düştün. Seni ayağa kaldıran, elini tutan oldu mu? Sıkıca sarılan? Fotoğraflardaki zamanlara doğru uçup gitmek istediğin oldu mu?

Ölesiye sevdiğin halde, alay ettiğin oldu mu hiç? Şşşş... Şimdi unut bunları artık. Kaç yaşındasın bilmiyorum. Ama aklının ve kalbinin düşündüğü, sevdiği yaştasın biliyorum. Unut, unutmalısın, çünkü şimdi sarılmak saati.

Sen, fotoğrafın karanlıkta kalan yüzüne bakmalısın. Çünkü saati gelir sarılmanın, akşam sularında, senin en sevdiğin saatlerde, gölgelerin arkadaş olduğu vakitlerde...

Gün gelir, sarılmak saati yanaşır limana. Kalbin fotoğrafında daha önce görülmemiş bir kan, görünmeyen bir sızı, bir saatin bileğine oturması gibi, senin de gidip o fotoğrafa soyunman gerekir. Daha önce görülmemiş, ancak heyecanla beklenmiş bir iz oluşur fotoğrafta. Gözlerin saniye ibresini görmez olur, yelkovan aheste kanatlarıyla uçup gider. İki kalbin, iki özlemin kıyısında, sarılmak saati gelir.

O anın uğultusu hiç diner mi? Yıllar, yıllar geçse de sarılmak saatindeki uğultu fotoğrafa da siner. Aklın oldukça, yaşadıkça, sen bildikçe, sen unutmayınca, her fotoğraf başka bir zamana akar, sen başka bir zamana.

Olmayan her şey için, söyleyemediğin her söz için bir fotoğraf çek. Kenarda dursun. Senin yerine konuşur onlar. Havada bir an asılı kalan martılar gibi, canhıraş bir feryatla içinde kopan ve yüzünde sönen sözlerin, sarılmak saatine gitsin, çözülür orada senin biriktirdiklerin, cümlelerin ve acılarında kalır içtiğin su ve hava azalır ve ölüme gider bütün anıların, yıllar önce edebiyat dersinde aşık olduğun öğretmenin verdiği cezayı bile unutmadın sen. Ama unut gitsin. Sadece gitsin, o zaman hafiflersin.

Alay etmeyi bırak, sen küçük fotoğraflarda mutlu olansın, büyük olan her şey ezmedi mi seni? Müzelerdeki o büyük fotoğraflar üstüne düşmedi mi?

Senin küçük, bulanık fotoğrafların çok daha güzel. Çünkü onlar sarılmak saatinde çekildi. Senin saatinde.

Hiç sevilmedin sanma. Sadece yanlış tercihler yaptın, sevdiklerin de öyle. Geriye de dönemezsin artık, onlar da dönemez. Geçti o saatler! Şimdi geriye kalan aklına mukayyet olup direnmelisin. Fotoğrafın içindeki zamana bakmalısın artık, orada göreceksin kendini.

Bak, boşuna değilmiş demek ömrünce hep o fotoğrafı araman, piyanodan çıkan o güzel ezgiyi araman, insan sesinden uzak şarkılara gitmen boşuna değil.

Hem, kendini bile affettin sen, kimi, hangi fotoğrafı affetmeyeceksin? Kendi fotoğrafındaki haline bakıp gülümsemeyecek misin? İçindeki incecik ipler kopmayacak mı zannediyorsun?

Fotoğrafın içinden gelir bazen, sana anlatmak ister, çünkü sen sözlerini bırakmıştın bir fotoğrafa, fotoğraflara. İzin ver şimdi, sana teselli versin fotoğraf.

Şimdi sarılmak saati, kendine sarıl, fotoğraflara sarıl, edebiyata, şiirlere, dergilere, gözyaşlarına sarıl, sevdiklerine...

2 yorum:

Iguana dedi ki...

Şaşkınlık içinde okudum güzel yazınızı...Birbirini tamamlayan iki yazı yazmışız ayrı zamanlarda...Mutluluk verdi paylaşmanız...Çok teşekkürler :)

Mehmet bizans dedi ki...

Ben de yazınızı (http://blogunkadarkonus.blogspot.com/2010/10/fotograf-ve-sorular.html) okuyunca aynı şekilde çok sevindim.

google27928836a124597b.html