29 Ekim 2008 Çarşamba

Günün ilk ışıklarına



Sabahları erken kalkmak iyidir. Günün ilk ışıklarının aydınlattığı, maviliği solmuş siyahlara bürünmüş bu gezegenin ortalarında bir yerde bulunan, telaşlanmak üzere olan bir şehre daha yakından bakma şansını bulabilirsiniz.

İstanbul'un neresinde yaşıyor olursanız olun, günün ilk saatleri sokaklarda gezinmek, yolda bir aracın penceresinden akıp geçen ve tek tük ışıkları seçilen yapıları seyretmek biraz da şehrin kalbine daha yakın olmak demektir. Kuşlar daha bir sakıncasız gezer. Ağaçların kokularını alabilirsiniz, gökyüzündeki bulutları rahat rahat izleyebilirsiniz, insan zihninde neler neler taşıyor, şaşırmadan, düşünmeden edemezsiniz bu vakitlerde.

Peki ama bir günün başlangıcından heyecan duyanlar aslında kimlerdir? Sadece fotoğrafçılar mı, insanın insana ettiklerini yazmakla huzursuz olan şairler mi, ömrünün son demlerine yaklaşan bir yazar mı? Yoksa zamanın elleri arasından kayıp gittiğini hisseden, bunu kısa aralıklarla gören bir saat ustası mı?

Belki de bunlardan hiçbiri.

Sadece çocuğunun ağlamasına uyanıp onu korkusunu yatıştırmaya çalışan, kucağında bebeğiyle pencereden dışarıya bakıp zamanın uçuculuğunu tüm bedeninde hisseden bir annedir belki.

Belki bir kuşluk vakti yine elinde fotoğraf makinesi, istediği 16 görüntüyü bir kareye sığdırmaya çalışan gözlüklü birisiyle gözgöze gelmiştir. Belki bu genç kadının hiç okumadığı bir gazetenin adını penceresinde taşıyan servis aracının gözlüklü kahverengi ceketli kişiye yanaşıp, onu alıp götürmesini izliyordur sadece. Belki.

Gecenin kör karanlığına daha bir dolu vakit var.

Ancak belki de zaman az.

Hiç yorum yok:

google27928836a124597b.html