28 Ağustos 2011 Pazar

Ayna ayna söyle bana

Kimi fotoğrafçılarının söyledikleri gibi değildir fotoğraf.

Her zaman acıyı ve karanlığı göstermez fotoğraflar.

Fotoğraf sevgidir,

umuttur,

yakınlıktır,

dokunmaktır,

yan yana durmaktır,

gülümsemektir,

hissetmektir,

anlamaktır.

Fotoğraf, sevginin gözlerden kalplere ağır ağır yol almasıdır.

Fotoğraf aynadır.

21 Ağustos 2011 Pazar

Son Kodachrome Filmi ve Masum Suretler

 https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgO0j24gPcjbceB_oClt_xDMFzB3GsQSkb3mTPWtIh2xXa79rHSlbKFUCBCz_ruHKvMBnzPXxX3XEsP3C6PJlPcfQSs60MsGsSDiXRsQ1u9QKFVM_5dOx4Nl349sqeBnuKUgtCHUTMt2mU/s1600/last-kodachrome-ss11.jpeg




İstanbul Modern'de kütüphanenin hemen yanındaki paralel salonlarda iki sergi var. Sergilerden biri gerçek, diğeri sahte. Sergilerden birindeki fotoğraflardaki insanlar nefes alıyor, diğer sergide insana benzeyen fakat insan olmayan nesneler var. Sergilerden biri içten bir çabanın ürünü, diğeri kurgulu burgulu. Sergilerden biri bugün yaşadığımız dünyadan yakın bir görünüm sunarken diğeri olmamış ve olmayacak tuhaf ve uzak görüntülerle dolu. Sergilerden biri insanın içinde çiçekler açtırırken diğerinde sıkıntı ve boşluk var. Sergilerden biri yoksul veya zengin insana dair keşiflere doğru merak duygusunu gıdıklarken diğerinde zayıf göndermelerle dolu kurumuş ve cılız fikirler var.Sergilerden birinde batıdan yola çıkıp doğuya varan ve gözleri kamaşan bir insan diğerinde batıya giderek oradan içselleştilemeyen, yabancı fikirleri alıp doğuya geri dönen bir insan var. Biri kırık dökük de olsa sahici, diğeri yapmacık, rüküş.

Nihayet sergilerden biri dilini bilmediğimiz halde karşılaştığımızda mutlaka paylaşabileceğimiz sıcak bir iklime çağırırken diğeri duvarlarla ve simgelerle örülü paylaşmayan, soğuk bir iklimden dem vuruyor.

Son Kodachrome Filmi ve kimyanın bozulması

Bilindiği üzere fotoğraf dünyasında başlangıçta analog yöntemler vardı. Analog yöntemler Louis Daguerre tarafından keşfedilen, gümüş levha üzerine fotoğraf çekme tekniğinin (Dageryotipi) bulunuşundan itibaren zaman içerisinde giderek daha mükemmel hale getirildi. Fakat insanın hıza duyduğu ahmakça ihtiyaç neticesinde (hız kötülüğün önde gelen temsilcisidir) doğmuş, renkli bir hayatı olmuş, acıya ve sevince tanıklık etmiş ve faili belli bir cinayete kurban gitmiş filmlerin en eskilerinden biri olan Kodachrome gibi bir ürün en güzel günlerini göremeden giden teknik bir yöntem olarak tarihe gömüldü. Oysa 1839'dan beri inatla devam eden fotografik yöntemler dahi bir şekilde inatçı insanlar sayesinde yaşıyor.

                                                                                                                                                                         İstanbul Modern'deki Son Kodachrome Filmi (The Last Roll of Kodachrome) sergisi tuhaf duygular yaşattı bana. Bir yanıyla Son Kodachrome Filmi sergisi gördüğüm aksaklıklar, bütün o insana özgü ve merhamet uyandıran acemiliklere karşın yine de eşiği geçtikten sonra, yüzeyde kalan hayal kırıklığının ardından daha serin bir bakışa ihtiyaç duymasıyla fotoğrafların beni yeniden yakaladığını hissettim. 

Önce serginin gözle görülen acemiliklerini saymak ardından güzelliklere geçmek istiyorum. Birincisi Son Kodachrome Filmi, bir zamanlar efsane olan ama günümüzde eski hükmü kalmayan, artık kötü fotoğraflar çeken bir fotoğrafçının son kurbanı olmuş. 

Steve McCury bir zamanlar her şeyi tadında bırakan ve fotoğraflarında da bariz bir şekilde görülen belli bir ruhu aramış olan, araştıran, her fotoğrafıyla o ruha biraz daha yaklaşan ve Afgan Kızı fotoğrafıyla aradığına en yakın fotoğrafı bulan üstün niteliklere sahip bir fotoğrafçıydı. Bugün artık posası çıkmış bir şekilde, yorgun ve bitkin bir fotoğrafçı, bir vakitler yaklaştığı o ruhu aramayı da bırakmış, yeniden başlangıç noktasına dönmüş, yine araştırıyor fakat artık gözleri eski duyarlılığını yitirmiş ve sadece bildiklerini tekrar eden bir fotoğrafçıya dönüşmüş. Son Kodachrome fotoğrafları Steve McCury'nin kaybettiği ruhu bulmak için bir fırsat olabilirdi. Oysa kafa karışıklığı ile yola çıkmış bir fotoğrafçı gördüm. 36 kareden bu kadar iyi fotoğraf çıkmaz. Sergide 31 kare görüyoruz. Sonra öğreniyoruz ki her kare için önce dijital makinesi ile ışık ve görüntü testleri yaptıktan sonra (profesyonellik hastalığı) nihayet parmağı titreyerek düğmeye basmış, kimi yerlerde film artık bitsin istemiş, kaba bir göndermeyle son kareyi bir mezarlıkta çekmiş. Böylelikle sergide gördüğümüz fotoğraflar sadece Kodachrome filmine bir ağıt olmaktan çıkmış, Steve McCury için de bir ağıta dönüşmüş. Sanıyorum bütün bunların nedeni Son Kodachrome filmini kendi hesabına çekmek istemesi olmuş. Belgesel film de kötüydü. Oysa Kodak, Magnum ve National Geographic gibi dev kurumların böylesine bir şansı hem kendi lehlerine hem de fotoğrafçılık tarihi için unutulmaz bir şansa dönüştürmeleri mümkündü, bu olmamış. Bunlar yüzeyden görülenler.

Sergide ilerledikçe kararsızlığın yerini belli bir kararlılığa bıraktığını, acemilikle profesyonelliğin el ele yürüdüğünü ve inanılmaz bir şekilde McCury'nin bir zamanlar olduğu o iyi fotoğrafçıya yaklaştığını ve kimi fotoğraflarda insana ait, dünyaya ait izleri görmemizin yolunu gösterdiğini görüyoruz. Benim en sevdiğim fotoğraflardan biri, gösterişli olmayan ama küçük bir başyapıt olduğunu düşündüğüm Washington Square Park'ta kitap okuyan kadın fotoğrafı. 

 kodachrome last

Fotoğraftan yayılan huzuru hissediyor, akşamın gelmekte olduğunu anlıyorum. Okumanın verdiği düşünceler ve okumakla başka dünyalara yapılan maceralara açık olmayı görüyorum, yılların oturulan bankın altında kaldığını görüyorum.

Sonra Şinez Trisaryvala (Shenaz Treasurywala) isimli yazar ve oyuncu bir kadının portresini çok beğendim. Doğunun ışığı ve batının bakışı ile görsel birleşimi bu acayip fotoğrafı meydana getirmiş. Arkadaki insanlar, gölgeler, koyu sarı ve kahve tonlar, yansımalar parmakların ve saçların tuhaf duruşu ile mücehhez bir fotoğraf.




Son Hükümdar: Nikon F6
Sergide fanus içinde sergilenen bir makine var ki Nikon'un efsanevi F serisinin son üyesi olan F6 adıyla bilinen bu muhteşem makine, bir devrin de son temsilcisi oluyor kendisi. Kahin olmaya gerek yok, bir F7 göremeyeceğiz. Zaten dijital makinelere ağırlık verildiği bir zamanda F6'nın çıkması şaşırtıcı bulunmuştu.

World's Best 35mm SLR
Yine de filmli makinelerin ve filmlerin varlığını sürdürmesi, güzel ve güzelliğe tutkun, geçmişe sahip çıkan inatçı insanların bulunması nedeniyle az da olsa halen film üreten firmalar var. Hıza tutkun insanlar ise o denli hızlı gidiyorlar ki geçtikleri yerleri göremiyorlar. İyi ki Kodak, İlford, Fujifilm, Agfa var.

Son Kodachrome filminden çıkan 31 karenin tamamını görmek için klik.
Flickr'daki Kodachrome hayranlarının ellerindeki filmlerle çektiği fotoğraflar için klik.


Masumiyetin yapmacık suretleri



Diğer bir sergi ise paralel koridorda süren Lale Tara'nın "Masum Suretler" sergisi. Hayretler içinde gezdim sergiyi. Masum Suretler sergisinde göndermelerle yüklü fotoğraflar var. Fotoğrafların boyutları çok itici. (Bu kadar büyük boyutlar ne içindir hiç anlamıyorum, bir şımarıklık göstergesi olarak görüyorum.) 

Sergideki fotoğraflar Rönesans döneminden günümüze Meryem Ana ve Çocuk İsa kültürü ile başlayıp Osman Hamdi Bey'in Mihrap (1901) isimli resmine dek bazı göndermeler içeriyor. Sergideki fotoğraflar için çok uğraşıldığı, 'yapım' aşamalarından titizlikle geçtiği belli. Kimi yerlerde "masalsı, doğaüstü" diyerek sergiyi yücelten sözler okudum, bence bunlar gidip sergiyi görmeyenlerin karalamaları. Masum Suretler'e bakarken ister istemez Steve McCury sergisi ile karşılaştırdım. McCury çok uzaklarda yaşasa da benim için bir yabancı değil, oysa Lale Tara bu topraklarda yaşasa bile bir yabancı. Garip bir şekilde kalbi doğuda atan bir batılının sergisi ile, kalbi batıda atan bir doğulunun sergisi yan yana düşmüş! Talih mi talihsizlik mi bilemiyorum ama bir ibret vesilesi olduğu kesin. 

Modacı Ümit Ünal'ın tasarladığı giysiler de göz tırmalayan cinsten, yakışıksız şeyler, belki sahici bir kadının üzerinde güzel durabilir ancak bunu anlamak zor. Serginin sonunda görülebilecek bir video çalışması var ki evlere şenlik. Serginin küratörü bu videoda "oyuncak atlıkarıncanın kısırdöngü içinde, hızlı ama zamansızlık belirtisi olan devinimiyle bir ağacın gölgesinde huzur arayan genç kadın ve bebeğinin devinimsizliğinin, izleyeni yine zaman kavramında bilinmezliğe düşürdüğünü" söylemiş

Çağdaş Sanat'ın kör noktalarından biri işte budur. Biri "kral çıplak" demediği sürece herkes olmayan giysileri övüyor, aklın varsa görebilirsin ancak diyorlar. Benim kafam iyi çalışmadığı için bu sıkıcı videoyu da sergideki diğer sıkıntı verici fotoğrafları da anlamadım, beğenmedim. Her şeye karşın anlayan, takdir eden akıllı insanları şimdiden kutlamak isterim. Sessiz kalmaktansa fikirlerimi böylelikle aktarıp "hiç işim olmaz" diyerek uzaklaşıyorum.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Fotoğrafın uykusu

                                                  "Unutmayacağım, unuttuğumu, uyutup, seni,
                                                                    unuttun, unuttuğunu, sen, beni,
                      uyandığımda uyuyorsun, bana, uykunda söyle, söyleyeceklerini."
                                                                                                        Ahmet Güntan



Uyku


Uyumak bir nevi başka bir dünyaya gitmek demek. Gözler kapalı ama arkasındaki labirentler ağının gittiği yerde gizli kapılardan geçildikten sonra uyku gezegenine varılıyor. Bu gezegende uçabiliyor, korkudan kaçacak yer arayabiliyor, kendi dünyamızda çözemediğimiz güçlerimizin ve zaaflarımızın farkına varabiliyoruz. 

Şehir


Şehirler insanlara benziyor, ömürleri insanlara nazaran çok uzundur, lakin ölümsüz değiller, toprak altında bugün artık yaşanmayan şehirler var, arkeologlar ve işçiler fırçalarıyla tozu toprağı atarak bu şehirlerin bir zamanlar nasıl da canlı olduklarını söyleyip duruyor.

Fotoğraf


Fotoğraf, zaman makinesi gibi çalışır ve bizi başka zamanlara, başka insanlara ve mekânlara götürür. Bu küçük, büyülü pencerelerden baktığımızda, Reşat Nuri Güntekin'in gülümsediğini, Abdülhak Şinasi Hisar'ın duvarlarında yığınla tablo ve hat eserinin bulunduğu müzeye benzer evin köşesindeki koltukta halen mağrur baktığını görebiliriz. Fotoğrafın henüz çekildiği andan itibaren zaman fotoğraflarda ne var ne yok harcamaya başlar, öyle ki bazen elimizde fotoğraftan başka bir şeycikler kalmaz. O muazzam dünya gider, küçük bir pencereden gördüklerimizden ibaret kalan hatıralar vardır artık.


Fotoğraf, şehir ve uyku


Fotokritik sitesindeki surmise isimli arkadaşımın çektiği fotoğraflara öteden beri hayranım. Kimi fotoğraflarına belli aralıklarla dönüp yeniden bakıyorum. Sevdiğim bir kitabı yeniden okumak gibi, her defasında değişen ruh durumuma uygun yeni bir fotoğraf görüyorum. İşte, "uyu" isimli fotoğrafı, en sevdiğim fotoğraflarından biri. Kendim çekmişim gibi gururlanıyorum bu fotoğrafa bakarken, surmise de benim çektiğim fotoğraflara kendisininmiş gibi bakıyordur diye düşünüyorum. Başka türlü fotoğraflar çekiyoruz elbette, ancak bir bakış birlikteliği, görme biçiminden kaynaklanan bir yakınlık hissediyorum. Sadece surmise değil, yeryüzünde çok az olduklarını bildiğim, güzelliğin ve nadir zamanların kıymetini bilen insanların karşısında hep şaşırmış ve sevinmişimdir, bakışını-düşünüş tarzını sevdiğim eliphas gibi, sinequanone gibi, evreniz gibi, joyket gibi, Milou gibi harika insanlar oldukça fotoğrafa olan inancım da katmerleniyor, fotoğrafa olan sevgim büyüyor.

İyi fotoğraf, kendisine bakan insanı keder ve neşe arasında hiç durmayan büyük bir saatin sarkacı gibi sürükler. İyi fotoğrafın gözleri hep açık, her daim diri ve derinlikli.

İyi fotoğraf uyumaz.

29 Nisan 2011 Cuma

FOTOĞRAF ÖTEKİNE BAKAR.


Fotoğraf Buluşmaları'nın ilk gününe başından sonuna kadar katıldım. Daha önceki buluşmalara katılmadığıma da üzüldüm. Müthiş bir misafirperverlik gösterdiler, gelenlere çaylar kahveler verildi, sırtımız pışpışlandı, rahatımız düşünüldü. Etkinliğe katılanlar da bende bu içinde bulunduğumuz aile sıcaklığının konforunu yaşadık. Konuklar da aynı rahatlıkla hiç kasmadan konuştular, İstanbul Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü (yazının bundan sonrasında itüfk olarak anacağım) üyeleri sıradan ve basit bir kulübün üyeleri olmadıklarını zeki soruları ve ciddi birikimleriyle de gösterdiler.

Etkinliğe Fotoğraf Üniversitesi grubumuzun üyeleri de davetliydi, ancak hafta içi olması nedeniyle gelemeyenler. Fakat bugün ve yarın etkinlikler devam ediyor. Etkinlikleri takip etmek isteyen olursa http://fotografbulusmalari.blogspot.com/ adresinden gerekli bilgileri alabilir.

Fotoğrafçı ve yazar Umut Yıldız dostum ile Taksim'de buluşup yola çıktık. Metrodan İTÜ Ayazağa durağında inerek şenliğe yürüdük. İTÜ'nün Ayazağa tesisleri epeyce büyük bir alanda bulunuyor. Umut'un rehberliğinde İTÜFK Başkanı Çağlar Tozluoğlu ve Atlas dergisi fotoğraf editörü Sinan Çakmak'ın oturduğu kafeye uğradık, yolda İTÜFK'dan Onur ile karşılaşmıştık, hep birlikte masaya oturup çay içtik konuştuk biraz. 

Sonra etkinliklerin düzenlendiği binaya gittik. İlk etkinlik bir atölye çalışmasıydı. Atlas dergisinin fotoğraf editörü Sinan Çakmak önce Atlas dergisinden örnekler vererek dergilere yönelik işler yapan fotoğrafçıların nelere dikkat etmesi gerektiğini, örnekleriyle anlattı. Daha sonra katılımcıların fotoğraflarını değerlendirdi. Çok öğretici ve eğitici dersler aldık. Bir dosyanın nasıl oluşturulması gerektiğinden, fotoğrafta estetik, içerik ve atmosferin öneminden

İTÜ, YTÜ ve MSÜ fotoğraf kulüplerinin sunumları vardı.

Yücel Tunca söyleşisi, "Orta Sınıfın Soysuz Merhameti ve Yolsulluğun Pornografisi" başlıklıydı. Fotoğrafçıların çektiği yoksulluk fotoğrafları ve bu fotoğraflara bakanların çarpık "yoksulluk" algısına yönelik bilgilendirici ve uyandırıcı olan iyi bir konuşmaydı. Beyin frtınası şeklinde geçen unutulmaz bir söyleşi oldu.

Akşam sularında Engin Güneysu'nun "200 Evler" fotoğraf gösterimi ve söyleşisi vardı. Engin Güneysu, çektiği fotoğraflar üzerinden çingenelerin/romanların yaşadığı sıkıntıları anlattı. Güneysu'nun fotoğrafları bakan kişiyi hemen kendine çeken yapısından ötürü beğeniyle izlendi, hatta söyleşi bittikten sonra onunla sohbet kafeteryada devam etti.

Unutulmayacak bir gün oldu benim için. Şimdi not defterime kaydettiğim bilgilere bakıyorum da, hem öğrenmenin bir sonu olmadığını hem de fotoğrafın göründüğünden daha geniş boyutları da içerdiğini bir kez daha anlamış olduğumu farkediyorum.

İTÜFK Başkanı Çağlar Tozluoğlu ve üyeler Begüm Bilgiler, Begüm Akın, Bahar, Onur Çelik, Taylan, Mehmet, Gökhan Cengiz, Fetih, Arda ve daha adını-soyadını hatırlayamadığım diğer arkadaşlara yardımları ve oluşturdukları aile atmosferi için çok teşekkür ederim. Aralarda bu güzel ve yakışıklı arkadaşlar ayrıca tadına doyulmaz sohbetler de yaptık ve oradan ayrılmak istemedim diyebilirim.
google27928836a124597b.html