24 Aralık 2009 Perşembe

Leyla'nın saati



Leyla saçlarını kestirmiş. Bir fotoğrafını çekeyim dedim, fakat bir türlü istediğim fotoğraf olmadı. Hiç de şaşırmadım aslında. Bunun sadece benim beceriksizliğim olduğunu da düşünmüyorum. İnsan, aşkın fotoğrafını çekebilir mi? Aşık fotoğrafçı ancak güzelliğin, çirkinliğin veya arada kalan diğer her türlü şeyin fotoğrafını çekebilir de bir türlü istediği o gönülçelen fotoğrafı neden çekemez acaba? Bu hiçbir saatin neden zamanı yakalayamadığını, neden bütün saatlerin sadece acıklı bir şekilde zamanın ancak tozunu anlamaya çalışan nesneler olduklarını açıklayabilir belki.

Hakikat şu: Leyla’yı ne zaman görsem daha önce gördüğüm bütün fotoğrafların kof ve yavan olduğunu biliyorum, anlıyorum. Leyla olmayınca fotoğrafına bakıp avunma planlarım hep suya düşüyor bu yüzden. Yine de bir umutla fotoğraf çekmekten vazgeçemiyorum. Benim fotoğraflarım da zamanın tozunu anlamaya çalışan görüntüler zaten, beyhude bir çaba, ancak akıl sağlığım için de çok gerekli.

Soruyorum: Olağanüstü bir zaman var mıdır acaba? Olağanüstü bir fotoğraf var mıdır peki? Bazı fotoğraflar gözlerime yanıltıcı bir şekilde kusursuz ve ışıltılı görünüyor, bir açıklama getiremiyorum. Leyla da kusursuz olabilir mi? Elbette onun da kusurları vardır, ne de olsa insan. En büyük kusuru ise geçmişe aşırı bir şekilde inanıyor olması bence. Ben geçmişe böylesine saplantılı bir şekilde inanan insanların yanında huzursuz olurum aslında, Leyla hariç. Oysa bir başkası da bana bakarak aynı yargıda bulunabilir. Ayrıca Leyla’nın geçmişte yaptığı hataların bir benzerleri veya daha ağırlarını ben de yaptım. Bunları yazarak utanmak istemem şimdi, benim sorunum çok zaten, ama kimin sorunu yok ki? Leyla da bazı şeylerden şikâyet ediyor, ben ne yapayım?

Leyla’nın hakikatli bir fotoğrafını çekemeyince, oturup saatimi seyrettim. Benim de takıntılarımdan biri bu, saatin kadranına gözlerimi dikip uzun uzun bakıyorum. Ne görüyorum? Bilenler çoktur, Philip Halsman’ın güzel bir fotoğrafı var, önce Audrey Hepburn’un sırtını görüyorum bu fotoğrafta, sonra fotoğrafçıya güzel yüzünü dönmüş olan Hepburn’ün yakıcı yüzünü görüyorum. Saniye ibresi geçmişin bütün bulanık zamanını silerek köpürüyor ve ben Leyla’yı görüyorum, yeniden seviniyorum. Leyla başını hafif eğmiş kitaplıkta bir kitap arıyor, saçları da artık iyice kısaldığı için pürüzsüz ensesini görüyorum, sonra sırtını seyrediyorum, onu öpmek istiyorum, sonra bütün güzel fotoğrafları, dergilerin soğuk sayfalarını öpmek istiyorum. Leyla’ya dokunmak mümkün değil şimdi, ciddi olmalıyız. Zamanın tozunu seyrediyorum.

Bir başka fotoğrafa geçiyorum dakikalar sonra, Chance dergisinin ilk sayısının kapağındaki atın fotoğrafına bakıyorum. Sahici bir at değil bu, öyleyse neden böyle garip bakıyor? Yelkovanın da hareket ettiğini görüyorum, öylesine yavaş ama görülmeyecek kadar yavaş değil. “Aşk fotojenik değildir” diye hüküm veriyor saatim, gözlerimi fazla açık tutmaktan mıdır bilmem bulanık görmeye başlıyorum, mecburen gözlerimi kapatıyorum bir an, her iki gözümden birer damla kenarda birikmiş, akmaya hazır duruyormuş meğer, uzatmadan siliyorum.

Ya Leyla’yı bilmeseydim? Fotoğrafı bir yana bırakıyorum, saatimi de çıkarıyorum, Leyla kalbimde ateş suretinde, ömrüm oldukça yanacak şimdi.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

"leyla" nın resmini kimler çeksin? hangi "leyla" fotoğrafın zalimliğine hapsedilebilir ki sizin leylanız hapsedilsin?

(yine de çok güzel..)

google27928836a124597b.html