05 Kasım 2009 Perşembe

Dergi saati



Sevilen bir derginin saatinin durması, daha doğrusu durmuş olması ne acı. Geniş Açı Fotoğraf Sanatı dergisi 2006 yılının Kasım ayında piyasaya çıkan 50. sayısıyla yayın hayatına son vermişti. Virgül dergisi de kapandı ve son sayısı şimdi bayilerde, bu güzelim derginin de saati durdu. Bu dergilerin kapanmalarının pek çok nedeni var, mali sorunlardan, dağıtım ağını kontrol edenlerin zalimce davranmasından tutun da ilgisizliğe, medyanın sessizlik duvarına çarpmalarından reklamverenlerin acımasız tutumlarına kadar hemen hemen pek çok etkinin payı var. Var ama en büyük pay bence ilgisizlik ile okurun payı. Geniş Açı gibi ve şimdi hatırlamadığım pek çok derginin kaderi ilgisizlik oldu.

Bir de kapanmasına hayret ettiğim dergiler var, Defter gibi bir dergi mesela nasıl kapatılır? Defter'i çıkaranlar 15 yıllık dergiyi tarihe gömdüler, oysa sürdülebir bir dergiydi ve eşine az rastlanır bir havası vardı.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Dorian Gray'in saati



"But the world will never weary of watching that troubled soul in its progress from darkness to darkness." Oscar Wilde


Olasılıklardan sadece bir tanesinin görüntüsü mekanik olarak yinelenmiş. Gördüğümüz fotoğraf ise zamanın içinde hiç değişmeden duruyor. Fotoğrafta olanlar 'şimdi' yok veya görüntüdeki gibi değiller artık. Ancak fotoğraf bana şaşkınlık verici bir şekilde yine de hep aynı zamanın içinde hep aynı havayı soluduğunu söylüyor. 'Dün'ün fotoğrafı böyle görünüyor, 'bugün' ise çok farklı bir fotoğraf gibi yorumlamak mümkün.

Bir saate benziyor aslında bu fotoğraftaki kadın, kendi zamanını yaşıyor, sebatla kendi zamanını gösteriyor, gün ortasını belki gün batımını her ne ise güneşin taze ışığıyla aydınlattığı artık eskiye dönük bir bakışı olan o vaktin canlı bir insanını gösteriyor. Öyleyse ona Dorian Gray demek istiyorum.

Bir pencereden bakıyor gibiyiz, kımıltısız bir dünyayı görüyoruz, bu sessizik ve durgunlukta dokunaklı bir şeyler var. Bir yandan da gülümsememek elde değil, henüz yaşadığımıza sevindiğimizden değil, zamanla güzelliğin de değiştiğini gördüğümüz için seviniyoruz, geride kalmak iyi bir şey değil, hep ilerlemek önemli çünkü diye kafamıza kakılmış fikirlerin de etkisindeyiz.

Fotoğrafçının yerinde olsaydık 'o zaman' ne düşünürdük acaba?

Her fotoğraf başka bir zamanın şarkısını söyler. Bergamot kokusu geliyor bir yerden, dün veya bugün ve belki yarın ne olmuş, ne oluyor, ne olacak diye düşünmenin bir anlamı var mıdır?

Değer verdiğimiz fotoğraflar sadece suyun yüzeyinde çıkabilenler, daha derinlerde çekilemeyen zamanların fotoğraflarından mürekkep bir hatıralar denizi var. Yüzeyde çok genç görünen bir fotoğrafa baktığımızda daha derinde yaşlı bir fotoğrafın durduğunu farketmek zor.

Hayatımızın içinde olduğu fotoğrafların kısmen aydınlattığı karanlık suları düşünelim, denizin de bir belleği var mıdır, vardır ancak fotoğrafa hiç benzemez diyelim, hepsini hatırlamak olanaksız elbette fakat neler gördü bu sular?

Beni yakalayan, düşündüren veya gıdıklayan bir fotoğraf gördüğümde onun fotoğrafını bir de ben çekmek isterim. Bir yandan en eski fotoğraf neyin fotoğrafıdır acaba diye aklımdan çeşitli fotoğraflara bakarım. Hatırladığım en eski fotoğraf bir sofranın fotoğrafı. Tarih 1823 olabilir, 1973 de olabilir, olsun, ben sadece paralel zamanların hüküm sürdüğü fotoğraflara ve evrenlere dikkat çekmek isterim.

Sofranın fotoğrafını çeken fotoğrafçının nasıl olup da bana benzediğini düşünüyorum.

25 Ağustos 2009 Salı

Hors-série









19 Temmuz 2009 Pazar

yerdeki bulut


Dün yine düşündük uzun uzun; hayatın anlamı meselesini. Öyle bişey yok tabii ki.
Nedensizce gelip gidildiği, Veysel'in iki kapılı han dediği bu mekanda amaç filan yok hali hazırda.

Önce hayat ne onu sormak lazım.
Herşeyi anlamlandırmaya çalışma ve anlamlandırılmışları anlama ile geçen bir süreden bahsediyoruz hayat diyince. Bitince tamamen bitecek olan, aynı doğumdan önceki karanlık gibi, varlığın hafızayla beraber sonsuzluğa gömüleceği bir sonla sonlanacak bir süreç.

Bütün bu anlamlandırma hevesi asıl herşeyin anlamı. Asıl aradığın şeyin, bu arayış olması. Arayış olan şey aranan şeyse, ortada başka aranacak bulunacak bir şey yoktur. Amaç da yoktur. Cevap da yoktur.

08 Temmuz 2009 Çarşamba

Ayrılık saati



Kenarda büyümüştü, yaban bir çevrede incelikler görmeden yaşadığı için, bilgisi görgüsü zayıftı. Bol grenli fotoğraflar gibi net değildi hayatı, o da pek aldırmadı zaten, dünya böyle diye düşünüyordu, böyleyken yine de bir kere düşünmeye başladı mı gerisi geliyor, bir türlü aklının iplerini tutamıyordu. Henüz bilmiyordu fakat içini aşındıran duygular kabuğunu kırıyor, gözlerinin arkasındaki yeraltında geleceği filizleniyordu, çevresindeki düşünüş biçiminden, inançlardan uzaklaşıyordu. Kalbindeki görünmeyen su, yolunu bulmuştu bir kere akmaya başlayıverdi.

Koca şehrin kenarında, ama şehri görmeden yaşayıp ölecekken bir gün bir şey oldu, ilk kez şehrin eski merkez noktalarından birine yolculuk etti, sonra orada bir okula yazdırıldığını öğrendi. Kendini iyi bir öğrenci diye bildiği için daha ilk senesinde çakılınca şaşırdı. İkinci yıl da aynı şey oldu. Çok bozulmuştu. Gözleri açıldı, başka bir dünya vardı karşısında ve bu insanlar onun emeklediği çağda ilerlemişti. Arkasından kimse iteklemedi, kendi kendine karar verip yeni baştan öğrenmeye başladı.

Evvelâ kekre olduğunu anladı, daha önce bildiklerinin çoğunun yanlış olduğunu da azıcık muhakeme yapınca öğrendi, kendini anlamaya başladı sonra, boş bir kaba benzetti zihnini, raflarına, odalarına, uzayıp giden labirentlere kitapları, dergileri yiğmaya gönüllü oldu.

Arkasından bir fotoğraf makinesi edinip yeni dünyasını kaydetmeye, kendi arşivini oluşturmaya başladı. Bir hevese kapıldı, taklit etti, beğendiği kitapları oturup defterine yazmaya, beğendiği fotoğrafların benzeri çekmeye yöneldi. Benzerini hiç kimsenin çekemeyeceği fotoğraflara, yazamayacağı şiirlere, öykülere, romanlara gelince tamam deyip bıraktı bu uğraşı. Eskisinden uzak biri oldu böylece.

Bir zaman sonra fazla gelmeye başladı bu kadar bilgi, bunca pencerenin, tarihin biriktirdiği bunca tuğlanın kendisinde bir karşılığı olmadığını hissetti, yeni öğrendiği ne varsa unutmak için başka şeyler düşünmeyi istedi. Bıraktı kendini günlük hayatın çamuruna. Öyleyken kendini bir tuhaf hissediyordu, birini bekliyor gibiydi, elini tutacak bir roman kahramanı, şiirlerde sözü edilen ruhlardan biri, aklını sarsacak bir düş, ölümü erteleyecek bir zamanın habercisi. Dünya ona kalıbından büyük sözlerini yutturdu birer birer. Bir şey olmadı elbette. O da bunaldı beklemekten, kendi kutsal kitaplarını ayırdı bir kenara, ne de olsa hepsinin bir hatırası vardı, yakasını düzeltti, adımlarını düzenledi.

Geri dönüp yeniden öğrenci oldu. Yeniden doğduğunu, hayatını bir bıçak gibi ortasından kesip gerisin geriye atan ve ona gülümseyen yüze baktığı vakit anladı. Mülksüzler'i okuyordu o sıralar, Odo kurgu bir insan değildi sanki, işte kendisiyle konuşuyordu. Eski bir yapıda bulduğu ve kimselere söylemeyip sakladığı, güzelliğine vurulduğu için de atmaya kıyamadığı bir saati vardı. Bozuk zannettiği için üzüldüğü bu saatin sadece kurulması gerektiğini öğrenince de çok şaşırdı -Odo her şeyi biliyordu.

Bulutlar toplandı nefret ettiği güneş yoktu artık, hafif hafif yağan bereketli bir yağmur vardı hayatında. Başı dönüyor, karnında ağrılar peydahlanıyor, tıpkı kopyalamaya çalıştığı ve çok beğendiği fotoğraflardan, şiirlerden, romanlardan birinden bir diğerine savruluyor gibiydi. Neden beklediğini anladığı için de çok mutluydu. İçindeki harhar sönmüş, yerini güzel fotoğrafların, zihni uçuran sözlerin olduğu, içindeki hurufatın taşıdığı yükün ağırlığını biliyor gibi baktığı, hoş kapaklı kitaplara, dergilere bırakmıştı. Ömrünce hiç tatmadığı yemeklerden haz alıyor, yüksek bir yere çıkıp oradan şehre bakmak, denizin bir kenarında durup gözlerini kapatmak, şehrin eski sahiplerinin bıraktığı bir duvara yüzünü yaslayıp ağlamak gibi huylar ediniyordu, kırlangıçları seviyor, o zamanlar evine her gün başka bir sokaktan gitmeyi marifet biliyordu. Hangi fotoğrafa baksa mutlaka sevecek bir şey buluyor, kiminle konuşsa kendini sevdiriyor, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyordu.

Oysa ayrılık, saatini kurmuştu bir kere.

22 Haziran 2009 Pazartesi

Geç kalmış bir aşkın saati



Geldim. Bunca yükle geç kalmış bir düşüncenin ellerimizdeki sıcaklığa dönüşmesini bekledim, olmadı. Geldim, fakat zincirlerle, görünmeyen bağlarla, küçük büyük ağrılarla geldim. Akşam olmuş yine, tesadüflerin beni ince ince kıydığı bu fotoğrafta, kanımda adının dolaştığını düşünerek dolandım neresi olduğunu bilmediğim bir semtte bulunan senin sokağında. Uzanıp üst rafından ince bir kitap indirdiğin kitaplığına de uğradım. Sırtına baktım da, geç kalmışım, bunca saat ve bunca kitap benden önce toplanmış, münzevi bir yazarın sığınağı gibi odan, derlenip katlanmış bir hayatın var, bensiz yaşıyorsun, ben de artık saçma bir şekilde yanımda sen olmadan ölüyorum. Kaşlarımı çatıyorum, geç kalmışım.

İşte bu raddeye geldim, yine de senden başka kimsenin beni böyle zayıf ve aptal görmesini istemiyorum, hoş ne değişecek öyle olursa? Hiç. Yine de "Nedir bu hâlin?" diye soracak olursanız inkar ederim yazdıklarımı. Şimdilik sadece saatleri görmek istiyorum, kaybettiğim 'keşke'lerin içine saklandığı ve hepsi de yanlış bir zamanı gösteren bütün saatlerimi onarmak istiyorum, bilmediğim için onaramıyorum da, sonra buna da üzülüyorum. Arabanın biri kafatasımı parçaladığında gözlerimi açtığım hastaneye geri dönmek istiyorum. O vakit seçme şansım olsa yine de hayata dönmek ister miydim sahiden? Bilmiyorum, rüya görüyorum, onca minik parçayı bir araya getiren beyaz gömlekli kadınlarla, adamlarla, ilaç kokuları arasında halvet olup düşünüp duruyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, başımda bir ağrı, hem bu saatten sonra yapacak bir şey de yok zaten, bir dergi alıp yüzümü gizliyorum. Zaman, diyorum ki nedir? Sen zaman mısın? Geçip gidiyorsun hayatımdan.

Yanına geldim (elbette başka bir şey için). Hem seninle konuşmak öyle güzel ki, kalbimi simgeleyen, benim için önemli bir nesneyi dışarıda bir yerde yağmur yağarken çıkartıp önüne koymak isterdim. Eski zamanlardan bir hatıra gibi, bir yerlerinde paslanmış, heyecanla ayağa kalkmak isteyen küçük anıların olduğu akreple yelkovanın sıcaktan eridiği, artık lüzumsuz bir tarih kitabına dönüşmüş Zerdüşt’ün saatine benziyor kalbim. Geç kalmışım. Bunu yineleyip duruyorum, çünkü bunu söylerken, her defasında bir fotoğrafa takılmış zihnimde şimşek çakıyor ve sen raftan bir kitap daha indiriyorsun, sabahın kör bir saatinde, herkes uyurken derin kitaplar okuyorsun, ben de o vakitlerde ağlamaya uyanıyorum. Geç kalmışım. Bunu söylemek hiç de hoş değil biliyorum. Zararın neresinden dönsem diye bakıyorum, fakat bir bıçak her defasında içimde dönüp duruyor. Öylesine zor ki, kahroluyorum mütemadiyen ve farkına varmadan yaşasaymışım keşke diyorum. Tek parmakla piyano çalarmış gibi yapıyorum, hayali bir kitaplığa dönerek ve belirli bir sırayla seni düşünerek, kafamda kırık parçacıklar, yırtılmış fotoğraflardan mürekkep bir saat tatlı tatlı tıkırdayarak akıp gidiyor. Damla damla dökülüyor cümle notalar, harfler. Hepsi bana geç kaldığımı duyuruyor. Daha çok yazmak ile yazdıklarımı çöpe atmak arasındayım.

Niye geç kalmışım ki ben?

04 Haziran 2009 Perşembe

Mind's Eye sergisi


'The Center for Fine Art Photography', Fort Collins'de bir galeri. Geçen aylarda yaptiklari bir yarisma sonucu seçtikleri karma fotograflari su an sergilemekteler. 'Anılarım' serisinden seçilen bir fotografim da su an sergide. Serginin küratörü Christopher Rauschenberg.