08 Temmuz 2009 Çarşamba

Ayrılık saati



Kenarda büyümüştü, yaban bir çevrede incelikler görmeden yaşadığı için, bilgisi görgüsü zayıftı. Bol grenli fotoğraflar gibi net değildi hayatı, o da pek aldırmadı zaten, dünya böyle diye düşünüyordu, böyleyken yine de bir kere düşünmeye başladı mı gerisi geliyor, bir türlü aklının iplerini tutamıyordu. Henüz bilmiyordu fakat içini aşındıran duygular kabuğunu kırıyor, gözlerinin arkasındaki yeraltında geleceği filizleniyordu, çevresindeki düşünüş biçiminden, inançlardan uzaklaşıyordu. Kalbindeki görünmeyen su, yolunu bulmuştu bir kere akmaya başlayıverdi.

Koca şehrin kenarında, ama şehri görmeden yaşayıp ölecekken bir gün bir şey oldu, ilk kez şehrin eski merkez noktalarından birine yolculuk etti, sonra orada bir okula yazdırıldığını öğrendi. Kendini iyi bir öğrenci diye bildiği için daha ilk senesinde çakılınca şaşırdı. İkinci yıl da aynı şey oldu. Çok bozulmuştu. Gözleri açıldı, başka bir dünya vardı karşısında ve bu insanlar onun emeklediği çağda ilerlemişti. Arkasından kimse iteklemedi, kendi kendine karar verip yeni baştan öğrenmeye başladı.

Evvelâ kekre olduğunu anladı, daha önce bildiklerinin çoğunun yanlış olduğunu da azıcık muhakeme yapınca öğrendi, kendini anlamaya başladı sonra, boş bir kaba benzetti zihnini, raflarına, odalarına, uzayıp giden labirentlere kitapları, dergileri yiğmaya gönüllü oldu.

Arkasından bir fotoğraf makinesi edinip yeni dünyasını kaydetmeye, kendi arşivini oluşturmaya başladı. Bir hevese kapıldı, taklit etti, beğendiği kitapları oturup defterine yazmaya, beğendiği fotoğrafların benzeri çekmeye yöneldi. Benzerini hiç kimsenin çekemeyeceği fotoğraflara, yazamayacağı şiirlere, öykülere, romanlara gelince tamam deyip bıraktı bu uğraşı. Eskisinden uzak biri oldu böylece.

Bir zaman sonra fazla gelmeye başladı bu kadar bilgi, bunca pencerenin, tarihin biriktirdiği bunca tuğlanın kendisinde bir karşılığı olmadığını hissetti, yeni öğrendiği ne varsa unutmak için başka şeyler düşünmeyi istedi. Bıraktı kendini günlük hayatın çamuruna. Öyleyken kendini bir tuhaf hissediyordu, birini bekliyor gibiydi, elini tutacak bir roman kahramanı, şiirlerde sözü edilen ruhlardan biri, aklını sarsacak bir düş, ölümü erteleyecek bir zamanın habercisi. Dünya ona kalıbından büyük sözlerini yutturdu birer birer. Bir şey olmadı elbette. O da bunaldı beklemekten, kendi kutsal kitaplarını ayırdı bir kenara, ne de olsa hepsinin bir hatırası vardı, yakasını düzeltti, adımlarını düzenledi.

Geri dönüp yeniden öğrenci oldu. Yeniden doğduğunu, hayatını bir bıçak gibi ortasından kesip gerisin geriye atan ve ona gülümseyen yüze baktığı vakit anladı. Mülksüzler'i okuyordu o sıralar, Odo kurgu bir insan değildi sanki, işte kendisiyle konuşuyordu. Eski bir yapıda bulduğu ve kimselere söylemeyip sakladığı, güzelliğine vurulduğu için de atmaya kıyamadığı bir saati vardı. Bozuk zannettiği için üzüldüğü bu saatin sadece kurulması gerektiğini öğrenince de çok şaşırdı -Odo her şeyi biliyordu.

Bulutlar toplandı nefret ettiği güneş yoktu artık, hafif hafif yağan bereketli bir yağmur vardı hayatında. Başı dönüyor, karnında ağrılar peydahlanıyor, tıpkı kopyalamaya çalıştığı ve çok beğendiği fotoğraflardan, şiirlerden, romanlardan birinden bir diğerine savruluyor gibiydi. Neden beklediğini anladığı için de çok mutluydu. İçindeki harhar sönmüş, yerini güzel fotoğrafların, zihni uçuran sözlerin olduğu, içindeki hurufatın taşıdığı yükün ağırlığını biliyor gibi baktığı, hoş kapaklı kitaplara, dergilere bırakmıştı. Ömrünce hiç tatmadığı yemeklerden haz alıyor, yüksek bir yere çıkıp oradan şehre bakmak, denizin bir kenarında durup gözlerini kapatmak, şehrin eski sahiplerinin bıraktığı bir duvara yüzünü yaslayıp ağlamak gibi huylar ediniyordu, kırlangıçları seviyor, o zamanlar evine her gün başka bir sokaktan gitmeyi marifet biliyordu. Hangi fotoğrafa baksa mutlaka sevecek bir şey buluyor, kiminle konuşsa kendini sevdiriyor, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyordu.

Oysa ayrılık, saatini kurmuştu bir kere.

22 Haziran 2009 Pazartesi

Geç kalmış bir aşkın saati



Geldim. Bunca yükle geç kalmış bir düşüncenin ellerimizdeki sıcaklığa dönüşmesini bekledim, olmadı. Geldim, fakat zincirlerle, görünmeyen bağlarla, küçük büyük ağrılarla geldim. Akşam olmuş yine, tesadüflerin beni ince ince kıydığı bu fotoğrafta, kanımda adının dolaştığını düşünerek dolandım neresi olduğunu bilmediğim bir semtte bulunan senin sokağında. Uzanıp üst rafından ince bir kitap indirdiğin kitaplığına de uğradım. Sırtına baktım da, geç kalmışım, bunca saat ve bunca kitap benden önce toplanmış, münzevi bir yazarın sığınağı gibi odan, derlenip katlanmış bir hayatın var, bensiz yaşıyorsun, ben de artık saçma bir şekilde yanımda sen olmadan ölüyorum. Kaşlarımı çatıyorum, geç kalmışım.

İşte bu raddeye geldim, yine de senden başka kimsenin beni böyle zayıf ve aptal görmesini istemiyorum, hoş ne değişecek öyle olursa? Hiç. Yine de "Nedir bu hâlin?" diye soracak olursanız inkar ederim yazdıklarımı. Şimdilik sadece saatleri görmek istiyorum, kaybettiğim 'keşke'lerin içine saklandığı ve hepsi de yanlış bir zamanı gösteren bütün saatlerimi onarmak istiyorum, bilmediğim için onaramıyorum da, sonra buna da üzülüyorum. Arabanın biri kafatasımı parçaladığında gözlerimi açtığım hastaneye geri dönmek istiyorum. O vakit seçme şansım olsa yine de hayata dönmek ister miydim sahiden? Bilmiyorum, rüya görüyorum, onca minik parçayı bir araya getiren beyaz gömlekli kadınlarla, adamlarla, ilaç kokuları arasında halvet olup düşünüp duruyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, başımda bir ağrı, hem bu saatten sonra yapacak bir şey de yok zaten, bir dergi alıp yüzümü gizliyorum. Zaman, diyorum ki nedir? Sen zaman mısın? Geçip gidiyorsun hayatımdan.

Yanına geldim (elbette başka bir şey için). Hem seninle konuşmak öyle güzel ki, kalbimi simgeleyen, benim için önemli bir nesneyi dışarıda bir yerde yağmur yağarken çıkartıp önüne koymak isterdim. Eski zamanlardan bir hatıra gibi, bir yerlerinde paslanmış, heyecanla ayağa kalkmak isteyen küçük anıların olduğu akreple yelkovanın sıcaktan eridiği, artık lüzumsuz bir tarih kitabına dönüşmüş Zerdüşt’ün saatine benziyor kalbim. Geç kalmışım. Bunu yineleyip duruyorum, çünkü bunu söylerken, her defasında bir fotoğrafa takılmış zihnimde şimşek çakıyor ve sen raftan bir kitap daha indiriyorsun, sabahın kör bir saatinde, herkes uyurken derin kitaplar okuyorsun, ben de o vakitlerde ağlamaya uyanıyorum. Geç kalmışım. Bunu söylemek hiç de hoş değil biliyorum. Zararın neresinden dönsem diye bakıyorum, fakat bir bıçak her defasında içimde dönüp duruyor. Öylesine zor ki, kahroluyorum mütemadiyen ve farkına varmadan yaşasaymışım keşke diyorum. Tek parmakla piyano çalarmış gibi yapıyorum, hayali bir kitaplığa dönerek ve belirli bir sırayla seni düşünerek, kafamda kırık parçacıklar, yırtılmış fotoğraflardan mürekkep bir saat tatlı tatlı tıkırdayarak akıp gidiyor. Damla damla dökülüyor cümle notalar, harfler. Hepsi bana geç kaldığımı duyuruyor. Daha çok yazmak ile yazdıklarımı çöpe atmak arasındayım.

Niye geç kalmışım ki ben?

04 Haziran 2009 Perşembe

Mind's Eye sergisi


'The Center for Fine Art Photography', Fort Collins'de bir galeri. Geçen aylarda yaptiklari bir yarisma sonucu seçtikleri karma fotograflari su an sergilemekteler. 'Anılarım' serisinden seçilen bir fotografim da su an sergide. Serginin küratörü Christopher Rauschenberg.

26 Mayıs 2009 Salı

çöpten adam


Bir varmis __ yokmus. Nasil oluyorsa o.
Bir var __ yok. Var olan bir, cümlenin tam surasinda yok oluyor.
Bakin, yok. Bir var, __ yok.

Acimayin, atin çöpe. Kötü fotograflari atin.
Biten siseleri, ne bileyim, artik yemekleri filan, atin.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Gecenin saati



Ünlü ve bence tekinsiz bir fotoğrafçı olan Nan Goldin bir yerde şöyle demiş: "My life is my work." Bir sanatçı için sade ve son derece anlaşılabilir bir hayat görüşü: "Hayatım işimdir." Goldin fotoğraf makinesini vücudunun bir parçası gibi görüyor, kendisinin ve arkadaşlarının özel hayatını belgesel ciddiyeti ve şahsi alaycılığı ile görüntüleyerek bunu üçüncü şahıslara açıyor.

Gecenin saatini kurcalarken bunları düşündüm. Bilindiği gibi çoğu insan (onlar, gündüzcüler) gündüzleri çalışıyor, yürüyor, açlıkları korkunç, yemek yemedikleri zaman yemek yemeyi düşünüyorlar, boş boş oturuyor veya deliler gibi çabalıyor, yakıyorlar, yıkıyorlar, inançları uğruna yok ediyorlar, acı çektiriyor, acı çekiyorlar, suyu, havayı ve toprağı kirletiyor, cızırtılı gürültüler eşliğinde tepiniyorlar, kusuyor, uyuşturuculardan medet umuyor, hükmediyor, acı çektiriyor, acı çekiyorlar, zalimce davranıyor, zülme uğruyor ve geceleri horul horul uyuyorlar. Geceleri türlü işler yapan gündüzcüler de var, onlar ne yapıyorlarsa ardından uyumayı düşünüyor ve uyuyorlar.

Peki ama neden bazı insanlar geceleri yaşıyor? Neden bazı insanlar daha güneş doğmadan uyanıyor ve ağır kitapları açarak gündüzcüler için anlaşılmaz olan cümlelerin ışığına pervane oluyorlar?

Özellikle bazı müstesna insanların bir tarihte yaşadıkları ruhsal veya fiziksel kazaların görünür veya görünmez dikişlerinin ağrısını duydukları için geceleri uyumadıkları yolunda bir teorim var. Aslında geçmişte olmuş bitmiş minik bir ağrının ölüme giderken dahi insana huzur vermemesi çok garip değil midir?

Bu bahsi fazla alengirli kelimeler kullanmadan biraz daha açarak ilerlersek, gecenin saatinde bulunan mekanizma zihni farklı mi çalıştırıyor acaba? Yatağın ucunda bir defter bir de yazanı üzmeyen bir kalem bulunduranlar kimlerdir? Kendi gecesini gündüzcülere açan Nan Goldin gibi fotoğrafçılar neyi amaçlamaktadır?

Gecenin saati bölük pörçük hatıraların fotoğrafını anlatıyor. Akrebin ağırkanlı duruşu, yelkovanın acele ederken hep geç kalmasına neden olurken saniye kolunun hep zamanı bitirmeye çalışması insanın gecesini katlanılmaz yapıyor olmalı. Bu noktada bir soru işaretine gitmek isterim: Gecesini paylaşan insan artık uyuma zamanı gelip çattığında daha mı rahat uyumaktadır?

Hayatının bir gece vaktini gündüz yaşayanlara gösterenler yaydıkları elektriğin uykusuzluğu daha da artırmakta olduğunu bilmezler mi? Rüya defterlerinden sayfaları mektup yaparak dünyaya aktaranlar, gerçeğin kolunu biraz daha bükerek hayatı katlanılır kılıyor olduklarını mı düşünmekteler?

Güzel bir kalemim var. Gecenin saatini bir yere simsiyah mürekkebiyle not ediyorum. Gecenin perdesini araladığımız vakit tamircilerin vaktidir aslında. Nan Goldin nasıl hayatını dağıtıp yeniden tamir etmek isterken bunu yapamıyorsa, yapmak istemediği için olabilir. Usta bir tamirci olmak kusursuz olanı garantilemiyor. Aksine kusurun güzelliğini gecenin saatinde gördüğünü iyi bilmektedir tamirci. O yüzdan saatin kalbinin tıkır tıkır işlediğini gördüğü vakit kendi kalbi daha hızlı atmaya başlar. Kusuru görmüştür. Kusur insanda ve ürettiği her nesnede mevcuttur, ne yazık ki hiçbir tamirci bu durumu düzeltemez gibi geliyor bana.

Gecenin saatini gözlerinde taşıyanlar bu dünyanın İflah olmaz bir arayışın tezahürü olduğunu bilerek bakıyor gibidir bize. Gecenin saatinden korkmanın faydası da zararı da yok artık diyorum, biliyorum ki mürekkep derinin içinde koşuyor. Nan Goldin olsaydım, bütün yarışları birinci bitirmenin olanaksızlığını gündüzcülere anlatmak isterdim.

Gizli ağrıları yazmak veya fotoğrafını çekmek çok zor, insan çetrefilli cümleler kurmak zorunda kalıyor, "gündüzcülerin eline düşmemek gerek" diye düşünülüyor olmalı. Yazıdan uzaklaşırken sığındığımız fotoğraf elbette daha iyi anlatmıyor ağrıyı sızıyı fakat işaret ve teselli oluyor bence. Büyük ustaların eserlerine biraz da böyle bakmalıyım diye not düştüm defterime.

Neticede saate bakıp durmanın da birden fazla anlamı olabilir, gecenin bir vakti 3000 kilometre ötede bir kalbin sıkıntısını ve kederli sesini duymanın da.

17 Nisan 2009 Cuma

Nedamet saati



Saat 05:00. Erken kalkmak güzelmiş. Muhteşem bir sükunet var. Kahveyi suyu ayarlayıp cezveyi ocakta kısık ateşte bırakıp pencereden dışarı bakıyorum. Hep deniz kenarında veya dağlara bakan bir evde yaşamak isterdim. Ancak ne yazık ki Mimar Sinan taklidi bir caminin avlusuna bakıyorum sadece. Arkada TOKİ’nin diktiği dev blokların günden güne boy attığını görüyorum. Fakat her şeye rağmen gün ışımaya hazır, meyus bir hali var bu vaktin. Çocukların üzerini örtmeye gidiyorum.

Mutfağa döndüğümde kahveyi biraz daha karıştırıyorum. Neyi okusam diye düşünürken Roll dergisinde karar kılıyorum, kapakta Neil Young var (taze taze, Nisan 2009 sayısı). Aslında güncel müzikten uzak kaldım, uzun zamandır Meral Uğurlu ve piyanoya yoğunlaştım. Müzik dinlerken insan sesine tahammülüm de iyice azaldı. Sadece arada sırada Meral Hanım’ın kulaklarımdan zihnime karışan sesi teskin ediyor beni. Bazen Bob Dylan da fena olmuyor. Ama hepsi o kadar işte.

Piyano dediysem de öyle gürültülü şeyler değil, sessizliğin de müziğe dahil olduğu eserleri seviyorum: Memories Of Green, Snow On High Ground ve bu sıralar çok dinlediğim "It Was A Cold Day In February And We Walked Across The Lake" gibi eserler. Gün içinde çalışırken bilgisayardan piyano sesi gelmesi beni acayip mutlu ediyor.

İstediğim müzik de sevdiğim fotoğraflar gibi olmalı diyorum artık. Fazla net olursa tuhaf geliyor bana, sade olmalı fotoğraf, biraz huzur, biraz kederle dolu, pütürlü olmalı yüzeyi, hem kenarında gölgeler de olmalı bolca, hem de birazcık hayal vaat etmeli. Üzerinde haddinden fazla herhangi bir şeyi zinhar barındırmamalı.

Galiba bulanık fotoğrafları daha bir seviyorum böyle sabahlarda. Masaya geçerken rafta Geniş Açı’nın 3. Özel sayısının kapağına göz kırpıyorum, Özlem Şimşek’in fotoğrafı siyah beyaz gülüyor. İşte fotoğraf böyle bir şey olmalı, müzik nasıl kulaktan akıyorsa, fotoğraf da gözden içeriye ince ince akmalı. Nedamet duymamak mümkün değil, zaman da böyle akmıyor mu? Her bir şeye geç kalmışım, zamanında yanlış işler yapmışım da bir türlü düzeltememişim hissi içindeyim. Yalan da değil aslında. “Hayatta yaptığınız şeylerden hiç pişmanlık duymayın çocuklar” demişti 1992 yılında Beşiktaş’ta Yıldız Dershanesi’ndeki bir öğretmenimiz. Bu tarz insanlara o zamandan beri hep şaşırırım.

Bütün bunları bir kenara bırakıp, kahve içerek Crosby, Stills, Nash ve Young söyleşilerinden yapılmış derlemeyi okumaya başlıyorum. CSNY grubunu ve sonra Young’ı 90’ların başında çok dinlerdim, oysa şimdi evde ne plak kaldı ne de pikap. Ama hiç kaybolmamış o müziğin ruhu, kafamın içinde gezinip duruyor, unutmak da zor zaten.

Söyleşilerin bir kısmını daha evvel okumuştum, kaldığım yerden devam ediyorum.
18. sayfada “İnançlı bir insan mısınız?” diye bir soru görünce meraklanıyorum. Şöyle diyor Young:

“Bu konuda konuşmaktan hoşlanmıyorum. Çünkü başka insanların inançlarını yargılıyor durumuna düşmek istemiyorum. Ben doğaya inanıyorum. İlla bir sınıflandırma yapmak, bir ad koymak gerekirse, pagan olduğumu söyleyebilirim. Pagan kötü bir kelime olarak telakki ediliyor. (…) Hâlbuki kötü bir şey değil, aksine iyi bir şey. Güzel bir kelime. Tek tanrılı dinlere, organize dinlere inananlara saygı duyuyorum. Ama benim olayım değil. Benim inancımın doktrini yok, kitabı yok, kilisesi yok. Benim kilisem orman. Düşünmek istediğimde ormanda dolaşıyorum. “ Bunları okurken ezan da okunuyor. Baba adammış Neil Young.

02 Nisan 2009 Perşembe

Maurice Blanchot



İlk okuduğum Blanchot kitabı (sıkı kitaplar yayımlayan Metis Yayınları'nın bir mahsülü) Karanlık Thomas oldu, fotoğraftan hayatı boyunca uzak durmuş olan yazarın bu eşsiz kitabını o zamandan bu zamana ne vakit okusam kafamın içinde gri tonlarda bir yığın fotoğraf oluşup duruyor. Karanlık Thomas'yı Sosi Dolanoğlu dilimize çevirmiş, bu çevirinin kıymetini başlangıçta takdir edememiştim. Sonra bir gün kötü bir Blanchot çevirisiyle karşılaşınca utanarak harika bir çeviri olduğunu anladım, bazen çevirmenleri unuturuz sanki yazar bizim dilimizde yazmıştır, o kadar tanıdık ve yakındır, bu da evvelâ çevirmenin başarısıdır elbette, teşekkür etmeliyiz. Karanlık Thomas'ya tekrar gelirsek, bu incecik ama özgül ağırlığı yüksek olan kitap 1993 yılında basılmış, bense kitabı 95 veya 96 yılları arasında okuduğumu hatırlıyorum, fakat ilk kitabı kaybettiğim için ikincisini Pandora kitabevi'nden almışım, satış fişini arka kapağın içine hafifçe yapıştırdığım için bu bilgi sağlam: Buna göre 29.10.1999 tarihinde 17:09 sularında almışım bu kitabı.

Son olarak bir de Ölüm Hükmü'nden söz edeyim, Kabalcı Yayınları ürünü olan kitap çok hoş, güzel bir kağıda basılmış, yayınevleri böyle güzel kağıtlara kitap basmıyorlar pek, (Norgunk'un bütün kitapları güzel basılıyor ama onlar da istediğim şeyleri basmıyor orası ayrı ;) Neyse Arzu Dalgıç Aydın ve Berna Kılınçer çevirmiş dilimize özenli ve temiz bir Türkçe ile Blanchot okumak gibisi yoktur, bu da gönülçelen bir kitap ama ilk okuduğum Blanchot kitabına dönüp dönüp bakarım. Bu yüzden hep çıkaranların akıllarına sağlık dediğim kitap-lık dergisinin (Aralık 2008) 122. sayısının 66. sayfasına gelince "Karanlık Düş: Thomas" başlığını gördüğüm an nasıl sevindiğimi tahmin edersiniz. Hande Koçak'ın yazdığı bu enfes makaleyi yutarcasına okudum. Öylesine kalpten öylesine içten yazmış ki, gidip Karanlık Thomas kitabına sarıldım. Demek, dedim sadece benim zihnime kazınmamış Thomas.

Maurice Blanchot’un yazısı, dili bence köşeleri karanlık bir fotoğrafa benziyor, veya bir başka açıdan bakarsak, fotoğrafın kendisi köşeleri karanlık bir yazıya benziyor, hem kederli bir yüzü var hem de hayat dolu. Yukarıdaki fotoğrafın kendisine gelince başkaları nasıl değerlendirir bilmem, büyük bir olasılıkla dışarıdan bakan gözler için sıradan bir fotoğraf, ancak bir Blanchot okuru, bir Karanlık Thomas yakını benim gibilerin okuduğu, gördüğü gibi bakabilir. Kendi kendimle konuşursam ilk kez 3 yazarı, 2 fotoğrafçıyı ve 2 ayrı zamanı aynı fotoğraf üzerine sabitlediğimi düşünüyorum, tuhaf.