23 Mayıs 2014 Cuma

Fotoğraf: Ekmek, güneş ve sen

©bizans


Olmaz, demiştim. Olmayacak, birlikte bir fotoğrafımız olmayacak. Zamanda yolculuk mümkün olsaydı, sen daha çocuk iken seni beklemeye başlayacaktım. Olmayacak canım arkadaşım. Çünkü sen eski bir fotoğrafta kalmışsın, gölgeler içinde yüzüyorsun. Olmayacak şey, oradan çıkıp gelemeyeceksin buraya, gelsen de bir şey değişmeyecek. Ne kadar hazırlık yapsan da yine şaşıracaksın. O zamanlar, hiçbir şey bilmiyordun, çok kitap vardı evinde, duvarları kitaplarla doldurmuştun. Ayağını suya uzatmış ve sadece bununla yetinmiştin. Olmayacak. Burada, unutuşun kıyısında olamayacaksın. Sen bu fotoğrafın karşısındasın.

Fotoğrafın rengi seni aldatmasın. Şiir de böyledir, müzik de bunun gibidir işte. Kapıda bıraktığını sanıyordun değil mi? Olmayacak, seninle karanlıkta başka bir fotoğraf olmayacak. Neden gelmek istiyorsun ki buraya? Gelemeyeceğini bildiğin için aptalsın. Sınırlar seni kışkırttığı için akıllısın. Bir mezarlıkta kitap okuyup, şarap içip dans ettiğin için gelemeyeceksin. Gülümse.

Yanlış bir fotoğraftasın. Ne tarih doğru, ne de yer. Hatırlamıyorsun, sevdiğini zannetmiştin bir zamanlar. Oysa hakikat öyle değilmiş. Sevmek bir yumruk gibi yüzüne geldi işte, başın döndü, dengen bozuldu, bildiğin her şeyi unuttun, miden bulanıyor, arzuyla, coşkuyla olmayacak bir fotoğrafa gitmek istiyorsun.

Olmayacak canım arkadaşım. O fotoğraf çok eski. Sen o zaman sevmeyi de beklemeyi de bilmiyordun. Yok sanıyordun o fotoğrafı, o yüzden hep başka fotoğraflar çektin. Bilseydin beklerdin. Sevmek Zamanı. Fotoğraf. Kulaklarında eski bir şarkı.

Geçenlerde yine aynı fotoğraf çıktı karşına. Duvarda eski bir film. Duvarda eski bir saat. Duvarda, bir tarih kitabı vardı, duvarda başka bir zamana akan sen vardın. Seneler seneler evveldi, kalbini söküp şiir yazmıştın. Dolmakalemin kırılmış, mürekkep ellerine dökülmüş, masaya yayılmıştı. Bilseydin beklerdin, biliyorum. En iyi fotoğraf için çok beklerdin. Sen fotoğrafa hiç inanmadın. Onun için hep gölgelere sığındın.

Şimdi fotoğrafı koklayabiliyorsun, fotoğrafın saçlarını bile ördün, dalgalar Boğaziçi kıyısındaki bir camiye çarpıp dağılırken, bir bankta oturmuş, ilk defa hayatının fotoğrafına bakmış saçlarını örmüş ve onu öpmüştün.

Görünmüyor ama mutluydun. Mutluluk bir ekmek gibiydi ellerin arasında. Ekmeğin kabuğunda gülümsemek vardı. Oyyy hamuru keder doluymuş meğer! Varsın öyle olsun. Şiir de böyle bir şeydir zaten: Ateşten gömlektir şiir.

Duvara baktın. Omuzlarında bir ağırlık, görmediğin bir kuş sesleniyor metrelerce yükseklikteki bir ağacın gölgesinden. Bir kahve içmek için yokuştan aşağı indin, devasa çirkin bir binanın girişinde durdun. Olmayacak şey. Boşuna hayal kuruyorsun, birlikte burada bir fotoğrafın tarihine eğilebiliyor musun? Salkımsöğüt ağaçları yok burada. Sadece kahve var. Kahveyi şaraptan üstün tutmaya başladın.

Bir zamanlar, evin bir odasında gizli gizli şarap içiyordun, sarhoş olup uyuyordun. Uyumanın başka yolu yoktu. Şimdi kahve içip sarhoş oluyorsun, uyumak gelmiyor içinden, bir fotoğrafın kıyısında, ürperiyorsun.

Hayır, elbette bu fotoğraf değil. Bu sahte bir fotoğraf, aslını bulamadım. Benim anlattığım fotoğraf başka. Gözlerindeki fotoğraf daha değerli. Daha eski bir fotoğraf. Keşke bekleseydin beni, o fotoğraf varmış. Keşke bekleseydim seni, o fotoğraf varmış. Bir ağaca sarılmış, bir ada dolusu sessizlik ve geniş bir zamanı hatırlamıştın. Bekleseydin, zaman kaybetmezdin.

Senin için hazırlık yapmış olsaydım bunları da yazmazdım hiç. Seni beklerdim, yazı ve fotoğraf biriktirirdim, seni beklerdim. Sadece senin görmen için gülümsemeleri biriktirirdim. Seni her gördüğümde ağzım kulaklarıma varsın diye biriktirirdim.

Şimdi sen de anla istiyorum, tıpkı başkaları gibi, fotoğrafın bir ucundan bakıp kendilerini düşünenler gibi. Sen de kendini düşün, bana bakma, çünkü baktığın yerde değilim, yanındayım, bekliyorum. Senin gölgende büyümüş bir ağacım sadece. Denize bakıyor ve ürperiyorum. Güneş beni ısıtıyor, sevdiğim mevsimi değiştirdim, deliliğin rengi sarı imiş, sen mi söylemiştin, çok sevdiğim bir arkadaşım mı? Daha gerçek yüzümü bile görmedim. Yavaş yavaş deliriyor ve güneşleniyorum.

Fotoğraf, ışık değil midir? Senin gibi. Gülümse.

30 Mayıs 2013 Perşembe

1 Ocak 2013 Salı

Fotoğrafın kalbine doğru

Virginia Woolf’s Desk, Virginia Woolf’un Masası, Monk’s House, 2003 Unique Polaroid print, Özgün Polaroid Baskı, © Patti Smith
Allen Phillips/Wadsworth Atheneum
Önce bilmemek gerek. Fotoğraf için bilgi ilk gerekli olan şey değil.

Önce kalp gerekli. Aklımız daha sonra gelsin.

Eski bir fotoğraf bu. Masanın ve köşedeki koltuğun tasarımı günümüze ait değil gibi duruyor. Fotoğrafçı da öyle.

Günümüzde fotoğrafçılara öğretilen-dayatılan tavra uygun bir fotoğraf değil gibi. En azından 3 aylık pratik fotoğraf kurslarına giden birinin işi değil.

Bakışları mekandaki nesneleri çekmekten öteye giden bir fotoğrafçı var burada. Masayı, koltuğu, çöp tenekesini, yerdeki eprimiş halıyı, masanın üzerindeki dosyaları görüyoruz, her şey eski, her şey geçmişe ait. Ama fotoğrafçı bize başka bir şey gösteriyor: Bu masada oturup yazı yazan, köşedeki koltukta dinlenip kitap okuyan biri vardı. Bir gölge. Sanki biraz önce dolaşmaya çıkmış gibi.

Başka bir şey daha var fotoğrafçının bakışında. Hüzünlü bir hava, yumuşak bir dokunuş gibi, ağıt gibi, şiir gibi... Fotoğrafçının sanatçı ruhlu bir insan olduğunu düşünüyorum. Merhamet ve arayış dolu. Bulmak için sürekli arayan bir zihin. Bulamayacağını bilen bir akıl. Düşünmekten hiç vazgeçmeyen bir inat. Kolaya kaçmayıp zorlukları tercih eden, yabanıl bir bakış.

Kalbim bir yerde duruyor artık. Fotoğraf söyleyeceklerini bitirdi. Şimdi bilme vakti.

Fotoğraf eski değil, yeni, ama oda eski. Bir Cuma günü, tam olarak 28 Mart 1941'de o masadan kalkıp dolaşmaya çıkan bir yazarın, Virginia Woolf'un odası. Her şey tıpkı bu fotoğrafta olduğu gibi onu bekliyordu. Ama yazarımız bir daha geri dönmedi, intihar etmek için evden ayrılmıştı.

2003 yılında yazarın geride bıraktıklarına bakmak için bir fotoğrafçı geldi. Yazarın bir vakitler yazı yazdığı, oturduğu, konuştuğu, başının çatlayacak gibi ağrıdığı, rüya gördüğü, sevdiği, sevildiği, kavga ettiği, düş kurduğu eve Patti Smith çıkageldi.

Müzisyen, yazar, şair ve fotoğrafçı Patti Smith, saatini düne kurmuş ve öyle fotoğraflar çekmiş ki bu evde, onlar yarın da kalplere dokunacak.

Patti Smith gözlerini geçmişe açmış, orada duyuyor, orada düşünüyor. Tıpkı Virginia Woolf'un kendini attığı nehrin fotoğrafında olduğu gibi önce çarpılacak kalbimiz, sonra aklımız siyah ile beyazın dengesine kavuşacak. Ağır ağır kendimizi fotoğrafın iki boyutlu nehrine bırakacağız.

©Patti Smith, Ouse River where Virginia Woolf died in 1941

(Robert Mapplethorpe'dan söz etmek gerekirdi biraz. Patti Smith'in Robert Mapplethorpe ile ilişkisi ve onun ölümüyle fotoğrafa başlaması başka bir yazının konusu.)



AYRICA BAKINIZ:  Patti Smith's Polaroids of life – in pictures


 

9 Nisan 2012 Pazartesi

Me-man, Za-kan

Egbert Mittelstädt


Zaman geçip gidiyor tabii ki. Ya da biz geçip gidiyoruz bir yerlerden bir yerlere.
Mekanlar da biz gibi, gidip geliyor bir yerlere.

Ses ve görüntü meseleleriyle iliskimin evrimsel gidisatinda yeni heyecanlar söz konusu ve artik
çok özledigim fgünlük'e geri dönmenin zamani! En azindan arada-sirada.

Bu fotograf yeni kesfettigim Mittelstädt isimli bir sanatçiya ait. Video, fotograf ve yerlestirmelerine suradan bir bakin: http://www.atelier-fuer-medienprojekte.de/
Fotograflarini slitscan teknigiyle çekiyor. Bununla ilgili ileride sürprizlerim olacak.

Time Machine adli yerlestirmesi, zaman ve mekan dönemeçlerini çok iyi kurguluyor.
Ses'le de alakali çalisan biri. O yüzden daha da sevdim kendisini.

Unfolding diye de bir videosu var. Onu da izleyin derim. Leziz.




google27928836a124597b.html